uzun zaman önce. önemsiz bir yerde. bir evde.
doldurayım mı kanka? doldur amınakoyim, doldur. olm, yapma lan böyle. bişi yaptığım yok olm. sen olsan napıcan lan? o da doğru, ama ne zamanlık mevzu be olm. sıkma artık canını. sen doldur hadi, doldur.
çın. bardaklar birbirine değdiğinde çıkan ses bile kulaklarımı tırmalıyordu. içmek istiyor muydum, bilmiyorum. sadece o an anlık değil ama uzun vadede vücuduma zarar verecek ne varsa yapmaya hazırdım. bol alkol karaciğeri, bol sigara akciğeri mahvedecekti. sancılı bir ölüm istemek... bu psikoloji tanıdık olmayanlar için biraz garip. böyle bir şeyi neden istediğimi bile bilmiyorum. bir jilet, yüksek dozda bir ilaç, bir ip, bir silah... bu kadar kolay lan aslında, diye geçiriyorum içimden. tabi arkadaşım bunu bilmiyor. bilse de söyleyeceği şeyler belli. uyumaya yetecek ölçüde, belki de daha fazla içtikten sonra uyudum o gün. ertesi gün bir bakkaldan jilet aldım. ağaçlık, dağlık bir bölgeye gittim. kimsenin göremeyeceği kadar kayboldum ağaçların arasında. jileti aldım elime. kendimden vazgeçmek sorun değildi. asıl sorun vazgeçecek olduğum diğer dünyalar tatlısı iki insandı. annem, babam. yaşlı başlı insanlar benim için uğraşıp didiniyorlar, gecelerini gündüzlerine katıyorlar. tek çocuğum üstelik. hayat devam etmeyecek onlar için. olmayacak. yapamayacaklar. bunca yıl besle büyüt. sonra da bir anda yok olup gitsin. isteyerek, haykırarak, bağır çağır ağlamaya başladım. gözlerim kızarana kadar ağlamaya devam ettim. insan bu noktaya geldiğinde çok değer verdiği arkadaşlarını, dostlarını, çevresini, hiçbir güzel şeyi umursamıyordu. dibe vurma hissiydi bu. aklıma geçen akşam arkadaşımla konuştuklarımız geliyordu. ben anlatıyordum, o dinliyordu:
özel ders verecekmiş. nerde? evinde amınakoyim, nerde olucak. ilan falan vermiş internette. (bunu söyledikten sonra, istemsiz güldüm.) olm, sabahtan beri şunu yapmış, bunu yapmış diyosun. bi sik anlatmıyosun. adam gibi anlat bakayım şunu bana. anlatayım.
bazen bişi hissedersin. tüm şartlar o an mükemmeldir. ışık doğru yansımıştır. doğru açıdan bakıyorsundur. tonlar doğrudur. ve deklanşöre basarsın. o fotoğraf aklından hiç gitmez. öyle bişiydi. önceden düşünmezken, bu kez düşünmeye, hatta ciddi düşünmeye başlamıştım. olm, çok sevdim lan. valla bak. yedik, içtik, seviştik, o kadar şey paylaştık. sonrasında bu son koyuyor adama. sebep yok, sonuç yok. şimdi bakıyorum. o sitede, bu sitede elaleme kalpler falan yoluyo, uğur diye birisi mi ne varmış hayatında sanırım. bilmiyorum. ev falan da tuttu zaten. lan bak, gönlü başkasına kayar, anlarım. başkasına meyleder, anlarım. ama bir başkasının ona benim gözümden bakmasına, elini tutmasına, tenine değmesine nasıl tahammül edeyim amınakoyim. bana bir hal çare söyle. ne yapayım ben şimdi? abi, doğru diyosun da, geçer yav. ha? neler atlatmıyo insan şu siktiğimin dünyasında! neler gelmiyor başına? yok yok. bu böyle olmayacak. kesin bir çözüm bulmam lazım. kaçmak istiyorum. içimden geçenler bunlardan farklı değildi. kesin bir kaçış istiyordum. çok kesin bir kaçış. geri dönülemez bir yol. aklımda şekillenen en kolay şeyi düşündüm. kendi kanım beni tutuyordu. az buçuk anatomi biliyordum. jilet almaya karar verdim. amacım bilek değildi. şah damarımı hedefliyordum. yerini şimdiden bulmak için elimi boynuma attım. gıp gıp gıp gıp. atan damarı hissediyordum. işte burası. son burda başlayacak. fışkıran kanı bi anlığına göreceğimi hayal ettim. sonra büyük ihtimal yere düşer bayılırdım. içim kıyılırdı. acıktığımı hissederdim inceden. ve dayanılamaz bi hale geldiğinde ekran kararır ve bayılırdım. uyanmamak üzere bir uykuya yatardım.
şimdi jilet elimdeydi. haykırıyordum. orospu, diyordum. orospu!!! ancak onu kötülersem kendimi iyi hissetmeye başlayacağımı düşünüyordum. bu isteyerek yaptığım bir şey de değildi. ölüm kararını tartışan beyne itiraz ediyordu yaşama güdüsü. iyi hisset, diyordu bana. göz yaşlarım arasından cüzdanımdaki fotoğrafını çıkardım. içinde ruh göremediğim bir resme bakıyordum. karşımdaki eli, ağzı, yüzü, gözü, burnu, kulağı, saçı, dişi, dudağı, göğüsleri, omuzları ve beliyle bir et yığınıydı sadece o an. sonra ne olacaktı ki? belki duyardı bi arkadaşımdan. bir iki ay yasımı tutardı en iyi ihtimalle. belki o kadar bile sürmezdi. bir saat üzülür, sonra yeni sevgilisi elinde çiçekler onu dışarı çıkarmaya gelirdi. o da heyecanla hazırlanır ve az önce eski sevgilimin ölüm haberini aldım, derdi. sevgilisi de üzülmüş gibi yapar, içinden belki, ben bunun için canımı siksen vermezdim lan, diye düşünür, mallığıma içten içe gülerdi. izin veremezdim. vakit bir hayli geç oldu.hava kararıyordu. döneceksem bunu şimdi yapmalıydım. yada bu işi bitirmeliydim. (heyecanlanma olm. bu yazıyı yazdığıma göre demek ki dönmüşüm amınakoyim. mallığın alemi yok.) jileti açtım. bunu unutmamak istiyordum. dibe vurmuştum. yukarı çıkmam bir hayli zaman alacaktı. bunun yüreğimde bıraktığı izler dışında fiziksel bir iz gerekiyordu bunu hatırlatacak. öyle müslüm dinlerken kendini jiletleyenlerden değilim. parmaklarımdan birine bir kesik attım. kan gelmeye başladı. cebimden peçeteyi çıkarıp üzerine basmadan önce üzerine toprak ektim.
bazı zamanlar bu yaraya bakıyorum. unutmuyorum. belki onla aynı şehirde olacağız günün birinde. aynı havayı soluyacağız. ve ben bazı şarkıları dinleyemedim ondan sonra. önceden gittiğimde heyecan duyduğum bir şehre tövbe ettim. milyonluk şehirde olur da onu başkasıyla el ele görürüm diye. paylaştığım alışkanlıklarımı terkettim. yara aldım. yaralandım. ölmedim. daha güçlü de olmadım. amınakoyim niçe! hani öldürmeyen şey, güçlendirirdi koduğum?
yalnızlığımı paylaşmaktan korkuyorum şimdi. bu ağır bi yük. taşıyabilecek bir omuz bulmak zor.
eski sevgiliye orospu, niçe'ye amınakoyim.
ölmedim ama yaşamadım da hiç. yeniden doğmak için reenkarnasyona inanmak istiyorum. maymun olarak bile olur. valla lan. çok şey mi olm bu? yücü rabb'im, sen yaparsın bi güzellik. bu sefer gol olsun. bok böceği bile olurum.
8 Kasım 2012 Perşembe
2 Kasım 2012 Cuma
annelerimiz arkadaştı
yürüyorduk. gurbette yorgun düştüm be ceylan'ı söylüyorduk. neşe
içindeydik. belki bizden büyük sırt çantalarımız vardı. benim çantanın
üzerinde ninja kaplumbağalar vardı. aynı şekilde de beslenme çantası.
kenarı hafif çamur olmuş mavi bir önlük ve kenarında ay yıldız olan
beyaz bir yaka. onda ise mavi etekli bir önlük, dantel örgü bi yaka ve
pembe bir sırt çantası. desenini hatırlamıyorum ama barbie'ydi sanki.
annelerimiz yakın arkadaş. evden okula 20 dk. mesafe. 20 dk.lık
mutluluk. 5. sınıf. cinsel dürtülerden eser yok. belki biraz merak.
hoşlanıyorum. söyleyemiyorum. utanıyorum. korkuyorum. annelerimiz
arkadaş. ya annesine söylerse? annem dayaktan öldürür beni. bu yaşta ne
hoşlanması, ne sevgisi der. halbuki o yaşta aşk, meybuzları aynı anda
yiyebilmek değil mi? biri ona sataştığında ona karşı koymak. dayak yemek
gerektiğinde. annelerimiz arkadaş. bu riski göze alamadım. ben ondan
hoşlanıyordum. o başka bir çocuktan. çocuk kalıplı, uzun boylu, geniş
omuzlu. şimdi kesin ayı gibidir. 3xl'den aşağı giymiyodur. ben dişlek,
zayıf, hatta bi dönem gözlüklü. çelimsiz ama çalışkan. çocuk buna yüz
vermiyor. kız belki bana anlatacak, böyle böyle diyecek ama yapmıyor.
yapsa ne kötü olurdu. hoşlandığın kızın, bir başkasından karşılık
görememesi karşılığında duyduğu acıyı hafifletmeye çalışmak... o yaşta
bunu ayrımsamak zor. ama yine de koyardı bana diye düşünüyorum.
yürüyoruz. 20 dk.lık mutluluk. söyleyemiyorum. annelerimiz arkadaş... sınıf başkanıyım. hoşlandığı çocuk konuşuyor. kalıbına güveniyor. öğretmene söyledim. öğretmen buna iki tokat çaktı. çıkışta görüşürüz, dedi bu. korktum. ama sevdiğimi kazanabilme şansı cesaret verdi bana. vahşi yaşamla tanışıyordum. çıkışta onunla beraber çıkıyorduk. beraber gidiyorduk. 20 dk.lık mutluluk... korkuyordum. çocuk yanıma geldi. hazırlıklıydım. ilk yumruğu savuşturdum. tekme attım. vurdum. ikinci yumruk yüzümde patladı. ağzımdan kan geldi. korktu çocuk. tekme attı sonra. yere düştüm. dizlerim üzerine çöktüm. zaman durdu. o zamanlar annem evi süpürürken güneşte havalanan toz zerrelerini izlerdim. toz zerrelerini gördüm. tüm gücümü topladım. son vuruşumu yapmak için ayağa kalktım. karnımda patlayan bir dizle yine yere çöktüm. kız oradaydı. izliyordu. ben dayak yiyordum. çocuk dövüyordu. kız bana acıyor mu, yoksa hoşlandığı çocuğa daha bi hayranlık mı duyuyordu bilmiyorum. her ikisi de acı verirdi zaten.
geçenlerde gördüm onu. ucuz orospular gibi sakız çiğniyordu. siyah bir ruj sürmüştü. zor tanıdım. tanımamazlıktan geldim. yanında iki kız arkadaşı vardı. uğrunda dayak yediğim kız değildi kesinlikle. onun o kız olduğu zamanları yakalasaydım keşke. ama korkuyordum. 20 dk.lık mutluluk. söyleyemedim. utandım. annelerimiz arkadaştı. koktum. annem beni terlikle döverdi. ama bu o çocuğun dayağından daha az canımı yakardı sanırım. 20 dk.lık mutluluk. güzeldi.
yürüyoruz. 20 dk.lık mutluluk. söyleyemiyorum. annelerimiz arkadaş... sınıf başkanıyım. hoşlandığı çocuk konuşuyor. kalıbına güveniyor. öğretmene söyledim. öğretmen buna iki tokat çaktı. çıkışta görüşürüz, dedi bu. korktum. ama sevdiğimi kazanabilme şansı cesaret verdi bana. vahşi yaşamla tanışıyordum. çıkışta onunla beraber çıkıyorduk. beraber gidiyorduk. 20 dk.lık mutluluk... korkuyordum. çocuk yanıma geldi. hazırlıklıydım. ilk yumruğu savuşturdum. tekme attım. vurdum. ikinci yumruk yüzümde patladı. ağzımdan kan geldi. korktu çocuk. tekme attı sonra. yere düştüm. dizlerim üzerine çöktüm. zaman durdu. o zamanlar annem evi süpürürken güneşte havalanan toz zerrelerini izlerdim. toz zerrelerini gördüm. tüm gücümü topladım. son vuruşumu yapmak için ayağa kalktım. karnımda patlayan bir dizle yine yere çöktüm. kız oradaydı. izliyordu. ben dayak yiyordum. çocuk dövüyordu. kız bana acıyor mu, yoksa hoşlandığı çocuğa daha bi hayranlık mı duyuyordu bilmiyorum. her ikisi de acı verirdi zaten.
geçenlerde gördüm onu. ucuz orospular gibi sakız çiğniyordu. siyah bir ruj sürmüştü. zor tanıdım. tanımamazlıktan geldim. yanında iki kız arkadaşı vardı. uğrunda dayak yediğim kız değildi kesinlikle. onun o kız olduğu zamanları yakalasaydım keşke. ama korkuyordum. 20 dk.lık mutluluk. söyleyemedim. utandım. annelerimiz arkadaştı. koktum. annem beni terlikle döverdi. ama bu o çocuğun dayağından daha az canımı yakardı sanırım. 20 dk.lık mutluluk. güzeldi.
3 Ekim 2012 Çarşamba
yazıhane
naber kankaaa? obaa iyidir lan! ehehehe, senden naber? iyi ya nolsun. olm nasıl yaa? çok değişmişsin lan! sen hala aynısın ama. eskiden de böyle maldın, şimdi de malsın. ahahahaha, olm çok iyi oldu lan. buralarda mısın? buralardayım, buralardayım. napıyosun, nasıl gidiyo? iyi ya çalışıyoruz işte. haa, ben de iş koşturuyorum ya. nerde çalışıyosun? kankan akıyo olm. hayrola lan? özel bi şirkette muhasebe sorumlusuyum. vaay, iyi bakalım var mı ofisin falan? olmaz mı olm, gel bigün beklerim. tamam tamam, gelirim bi çayını içmeye. eyvallah kankiiğ! seni gördüğüme sevindim. ben de. hadi görüşürüz. görüşürüüüz. allamanet.
yaklaşık bir hafta sonra özel bi şirkette muhasebe sorumlusu olan arkadaşımın ofisine gitmeye karar verdim. canım sıkılıyordu ve ordan burdan konuşacak bir adam arıyordum. hem davet icabet etmiş, hem de belki eskilerden haber almış olacaktım.
alo? alo? ha kanka benim, geliyorum çayını içmeye. nerde senin bu ofis? ııı, kanka bak şimdi. 2. sanayiye giriyosun ana kapıdan, 3. aradan sola dönüyosun, bi 100 m. yürüyceksin, ordan çine'li ercan abi'yi arıyorum de, gösterirler sana. tamam kanka, yarım saate ordayım. tamam görüşürüz kenks.
kenks mi?! telefonu kapattıktan sonra saça başa bile bakmadan yola çıktım. sonuçta gittiğim kişi de bi saptı ve üstelik sanayiye gidiyordum. yarım saat içinde söz verdiğim gibi 'ofis'teydim. demirci atölyesiydi. aşağıda üstü başı yağ olmuş bir sürü eleman çalışıyordu. ufak bir masanın etrafına 3 masa atmış ve patron olduğu çok belli olan 50'lerinde bi adam, önündeki siyah kaplı ajandayı karıştırıyordu. sanayide ve öğrenicini elinde hiçbir ajanda amacına uygun kullanılmaz. ya ders notu vardır o ajandada yada alacak verecek listesi. yine farklı değildi. usul usul adama yaklaştım. selamaleyküm abi. ercan abi siz misiniz? omzunun üzerinden bana baktı. aleykümselam evladım, buyur benim, dedi. abi, dedim, ben bi arkadaşı arıyorum. sizin muhasebe işleriyle ilgileniyomuş, dedim. haa, ilgileniyo ilgileniyo, dedi kinayeli bi şekilde. hayrola abi, biraz dertli gibisin, dedim. önce, yok bişi, dedi. bir kaç saniye sonra ayağa kalktı, arasına kalem koyduğu ajandasını kapattı ve yanıma yaklaştı. yauv, aramızda kalsın da, babası ille rica etti kıramadık amınakoyim. yoksa bu işlerin adamı değil, ha okumuş etmiş bak. başka bi yerde çalışması lazım. ama napalım. biz de elinden tutuyoruz mecburen, dedi. anladım abi, dedim. kendisi burda mı? haa haa, yukarda; şurdan çıkıyosun, dedi sol tarafından hafif kesilmiş parmağını merdivenlere doğru uzatmış, gösterirken. eyvallah abi, kolay gelsin, dedim. 2'şer 2'şer merdivenleri tırmanmaya başladım. aşağıdaki makinaların ve yandaki dükkanların sesi cidden dayanılmazdı. babam mobilyacı bu yüzden sanayide çok bulundum ve babama da yardımcı olmak adına çalıştım da. ancak bir süre sonra gerçekten oraya ait olmak için, oraya alışmak gerekiyor.
yukarı çıktığımda önünde bir iki kağıda bi şeyler karalarken buldum bizimkini. selam kanka, naber, dedim. ooo, hoşgeldin hoşgeldin. otur. naptın, kolay buldun mu? buldum la buldum. çocuk muyuz amınakoyim, dedim. şöyle bi süzüştük karşılıklı. neyime baktı bilmiyorum ama ben onun burnunun ucunda çıkmış, ancak cadılarda bulunabilecek kadar büyük sivilceye bakıyodum. ne içeriz? çay alayım ben. tamam. ben söyleyip geleyim. masadan kalktı, merdivenlere yöneldi. aşağıdan bi çırak buldu. mustafa! bize iki çay söylesene, dedi. şöyle bi 'ofis'i inceledim. masanın üzerinde cam vardı. altında çeşitli kartvizitler, evraklar, takvim, hatta bir düğün davetiyesi. duvarda posta gazetesinin bir zamanlar verdiği fenerbahçe posteri. duvarda vergi levhaları, ustalık belgeleri, yaprak takvim, döşemesi yırtılmış 2 koltuk ve ustanın fazla demirden ürettiği belli olan bi demir sandalye ve üzerine konmuş bir başka demir kalıp. masanın üzerinde zımba makinası, zımba teli, açılmış ve yarısı kullanılmış bi küp şeker kutusu, defterler, evraklar ve bir bardak içerisine toplanmış çeşitli renkte kalemler... tipik bir sanayi yazıhanesi. şu üst kattakilerden üstelik. bir süre muhabbet ettik ordan burdan. çaylar da geldi. vakit öğleye geliyordu. kanka, dedim. ne kadar alıyosun burdan? asgari ücret yaa, ama sigorta + yemek falan var. yemek veriyo mu? tabi olm, birazdan yeriz zaten. iyi bakalım. ilkokuldan arkadaşımdı karşımda oturan. ilkokuldaki kavgalarımızdan, 7. sınıf ortalarında sınıfta 31 çekişlerimizden falan bahsettik. sikimizi gören kızlardan da bikaç kelam etmeyi ihmal etmedik. hepsine şimdi evlenmiştir, orospu olmuştur, zaten meyilliydi falan gibi yakıştırmalar yaptık öküz erkek modeli olarak. ve evet. sonradan öğrendiğime göre birisi gerçekten de orospu olmuştu. meyilliydi de üstelik. üniversitede veriyormuş. arkadaşım kendisinin de sevdiği kızla kendi arasında sözlendiğini söyledi ve patron görüp, babasına fişeklemesin diye cebinde taşıdığı gümüş yüzüğü gösterdi. hayırlı olsun kenks, dedim. amınakoyim, dilime doladı şu sikik lafı, diye geçirdim içimden.
sonrasında patron yukarı bağırdı. lan oğlum! gelin aşaaya yemek yiycez hadi! bir iki misafiri de gelmişti patronun. o küçük masanın etrafında toplanmışlardı 3 kişi. elemanlar kıyıda köşede, makinaların üstlerinde falan yiyeceklerdi. ne yiyeceğiz, diye merak ettim. uzaktan gömlekli bi dayı yaklaştı. 40'larındaydı. elinde bi tepsi vardı. tepside kuru pilav ve turşu bulunuyordu. yanında da birer tas mercimek çorbası. tepsiyi o küçük masaya bıraktı. afiyet olsun ercan usta, dedi ve gitti. bi an herkes kuru-pilav yiyecek sandım. elemanların bazısı yanlarında getirdikleri sefer taslarını açmıştı. gazeteler serildi ve üzerine oturup yemeye başladılar. çaktırmadan bizimkine baktım. patronun yanına gitti. bi şeyler sordu. patronun hafif kaşları çatıldı. sonra o da bi şeyler söyledi ve bizimki geri döndü. bekle kanka, dedi. geliyorum. 10 dakika sonra elinde 2 tost - 2 ayranla geri döndü. sucuklu kaşarlı kanka, dedi. ahmet abi çok güzel yapar. şimdi lokantaya gitsen bu tattan mahrum kalırsın. patron size de söyliyim, dedi. ama ben sana ahmet usta'nın tostunu yedirmek istedim. misafirin gelmiş, ayıp olur falan diye kızdı da. ondan biraz şey oldu, dedi arkadaşım. bişi demedim. saol kanka, dedim. tostları yedik. kanka ben artık kaçayım, dedim. oturuyoduk lan. yok olm manyak mısın? işin var gücün var amınakoyim. engel olmiyim ben. tamam? hadi görüşürüz. kolay gelsin sana. uğrarım gene daha sonra. e, iyi madem kanka. seviyorum seni. araşırız. tamam. tamam. hadi eyvallah. eyvallah kenks!
dükkandan ayrılırken kolay gelsin demek için ercan abi'nin yanına doğru usul usul sokuldum. hararetli hararetli karşısındaki adama bi şeyler anlatıyordu. diğeri kendini yemeğe vermişti. biraz yaklaşınca duymaya başladım. hayır, istekleri de bitmiyor ki amınagoyum. arkadaşı gelmiş de, lokantaya götürecekmiş de, bilmem ne. ulan elemana verecek parayı zor buluyoruz ibrahim. bi yemek kaç para amuğagoyum! bunu söylerken ağzına büyük bir parça ekmek attı. yaklaştım ve duymamış gibi yaparak; kolay gelsin ercan abi, ben gidiyorum, dedim. saol evladım, güle güle, dedi.
dükkandan ayrılırken arkadaşımın verdiği tanımı düşündüm. ''özel bir şirkette muhasebe sorumlusu'' + ''yemek'' + ''sigorta''
özel bir şirkette muhasebe sorumlusu = 3.000 TL + lokantada yemek + sigorta
demirci ercan abi'nin yazıhanesinde alacak verecek düzenlemek = 750 TL + tost + sigorta
çalışmanın, üretmenin ayıbı günahı yok. ancak arkadaşımın neyin ezikliğini yaşadığını merak etmiştim. aslında ercan abi'nin çocuğa bi şans vermek yerine, haksızlık ettiğini de düşünmüştüm. ama okumuş biri olan arkadaşımın da işini sevmediğini; belki ercan abi'nin onu küçümsemesinden önce, o'nun ercan abi'yi küçümsemiş olabileceğini düşündüm.
her nasılsa hayat devam ediyordu. yılların demirci ercan'ı kaç damla ter akıtmıştı o atölyede kim bilir. her ne kadar okumuş da olsa dünkü bokun gelip, kendini küçümsemesine izin vermezdi. daha yolun başındaki arkadaşımın ''sanayide çalışmak için okumadım'' havaları ona sökmezdi. o ercan abi'ydi. yılların demirci ercan'ı. o yazıhane, o ekmek teknesi, o tek göz yer onun sarayıydı. ah bir de okumuş olsaydı...
yaklaşık bir hafta sonra özel bi şirkette muhasebe sorumlusu olan arkadaşımın ofisine gitmeye karar verdim. canım sıkılıyordu ve ordan burdan konuşacak bir adam arıyordum. hem davet icabet etmiş, hem de belki eskilerden haber almış olacaktım.
alo? alo? ha kanka benim, geliyorum çayını içmeye. nerde senin bu ofis? ııı, kanka bak şimdi. 2. sanayiye giriyosun ana kapıdan, 3. aradan sola dönüyosun, bi 100 m. yürüyceksin, ordan çine'li ercan abi'yi arıyorum de, gösterirler sana. tamam kanka, yarım saate ordayım. tamam görüşürüz kenks.
kenks mi?! telefonu kapattıktan sonra saça başa bile bakmadan yola çıktım. sonuçta gittiğim kişi de bi saptı ve üstelik sanayiye gidiyordum. yarım saat içinde söz verdiğim gibi 'ofis'teydim. demirci atölyesiydi. aşağıda üstü başı yağ olmuş bir sürü eleman çalışıyordu. ufak bir masanın etrafına 3 masa atmış ve patron olduğu çok belli olan 50'lerinde bi adam, önündeki siyah kaplı ajandayı karıştırıyordu. sanayide ve öğrenicini elinde hiçbir ajanda amacına uygun kullanılmaz. ya ders notu vardır o ajandada yada alacak verecek listesi. yine farklı değildi. usul usul adama yaklaştım. selamaleyküm abi. ercan abi siz misiniz? omzunun üzerinden bana baktı. aleykümselam evladım, buyur benim, dedi. abi, dedim, ben bi arkadaşı arıyorum. sizin muhasebe işleriyle ilgileniyomuş, dedim. haa, ilgileniyo ilgileniyo, dedi kinayeli bi şekilde. hayrola abi, biraz dertli gibisin, dedim. önce, yok bişi, dedi. bir kaç saniye sonra ayağa kalktı, arasına kalem koyduğu ajandasını kapattı ve yanıma yaklaştı. yauv, aramızda kalsın da, babası ille rica etti kıramadık amınakoyim. yoksa bu işlerin adamı değil, ha okumuş etmiş bak. başka bi yerde çalışması lazım. ama napalım. biz de elinden tutuyoruz mecburen, dedi. anladım abi, dedim. kendisi burda mı? haa haa, yukarda; şurdan çıkıyosun, dedi sol tarafından hafif kesilmiş parmağını merdivenlere doğru uzatmış, gösterirken. eyvallah abi, kolay gelsin, dedim. 2'şer 2'şer merdivenleri tırmanmaya başladım. aşağıdaki makinaların ve yandaki dükkanların sesi cidden dayanılmazdı. babam mobilyacı bu yüzden sanayide çok bulundum ve babama da yardımcı olmak adına çalıştım da. ancak bir süre sonra gerçekten oraya ait olmak için, oraya alışmak gerekiyor.
yukarı çıktığımda önünde bir iki kağıda bi şeyler karalarken buldum bizimkini. selam kanka, naber, dedim. ooo, hoşgeldin hoşgeldin. otur. naptın, kolay buldun mu? buldum la buldum. çocuk muyuz amınakoyim, dedim. şöyle bi süzüştük karşılıklı. neyime baktı bilmiyorum ama ben onun burnunun ucunda çıkmış, ancak cadılarda bulunabilecek kadar büyük sivilceye bakıyodum. ne içeriz? çay alayım ben. tamam. ben söyleyip geleyim. masadan kalktı, merdivenlere yöneldi. aşağıdan bi çırak buldu. mustafa! bize iki çay söylesene, dedi. şöyle bi 'ofis'i inceledim. masanın üzerinde cam vardı. altında çeşitli kartvizitler, evraklar, takvim, hatta bir düğün davetiyesi. duvarda posta gazetesinin bir zamanlar verdiği fenerbahçe posteri. duvarda vergi levhaları, ustalık belgeleri, yaprak takvim, döşemesi yırtılmış 2 koltuk ve ustanın fazla demirden ürettiği belli olan bi demir sandalye ve üzerine konmuş bir başka demir kalıp. masanın üzerinde zımba makinası, zımba teli, açılmış ve yarısı kullanılmış bi küp şeker kutusu, defterler, evraklar ve bir bardak içerisine toplanmış çeşitli renkte kalemler... tipik bir sanayi yazıhanesi. şu üst kattakilerden üstelik. bir süre muhabbet ettik ordan burdan. çaylar da geldi. vakit öğleye geliyordu. kanka, dedim. ne kadar alıyosun burdan? asgari ücret yaa, ama sigorta + yemek falan var. yemek veriyo mu? tabi olm, birazdan yeriz zaten. iyi bakalım. ilkokuldan arkadaşımdı karşımda oturan. ilkokuldaki kavgalarımızdan, 7. sınıf ortalarında sınıfta 31 çekişlerimizden falan bahsettik. sikimizi gören kızlardan da bikaç kelam etmeyi ihmal etmedik. hepsine şimdi evlenmiştir, orospu olmuştur, zaten meyilliydi falan gibi yakıştırmalar yaptık öküz erkek modeli olarak. ve evet. sonradan öğrendiğime göre birisi gerçekten de orospu olmuştu. meyilliydi de üstelik. üniversitede veriyormuş. arkadaşım kendisinin de sevdiği kızla kendi arasında sözlendiğini söyledi ve patron görüp, babasına fişeklemesin diye cebinde taşıdığı gümüş yüzüğü gösterdi. hayırlı olsun kenks, dedim. amınakoyim, dilime doladı şu sikik lafı, diye geçirdim içimden.
sonrasında patron yukarı bağırdı. lan oğlum! gelin aşaaya yemek yiycez hadi! bir iki misafiri de gelmişti patronun. o küçük masanın etrafında toplanmışlardı 3 kişi. elemanlar kıyıda köşede, makinaların üstlerinde falan yiyeceklerdi. ne yiyeceğiz, diye merak ettim. uzaktan gömlekli bi dayı yaklaştı. 40'larındaydı. elinde bi tepsi vardı. tepside kuru pilav ve turşu bulunuyordu. yanında da birer tas mercimek çorbası. tepsiyi o küçük masaya bıraktı. afiyet olsun ercan usta, dedi ve gitti. bi an herkes kuru-pilav yiyecek sandım. elemanların bazısı yanlarında getirdikleri sefer taslarını açmıştı. gazeteler serildi ve üzerine oturup yemeye başladılar. çaktırmadan bizimkine baktım. patronun yanına gitti. bi şeyler sordu. patronun hafif kaşları çatıldı. sonra o da bi şeyler söyledi ve bizimki geri döndü. bekle kanka, dedi. geliyorum. 10 dakika sonra elinde 2 tost - 2 ayranla geri döndü. sucuklu kaşarlı kanka, dedi. ahmet abi çok güzel yapar. şimdi lokantaya gitsen bu tattan mahrum kalırsın. patron size de söyliyim, dedi. ama ben sana ahmet usta'nın tostunu yedirmek istedim. misafirin gelmiş, ayıp olur falan diye kızdı da. ondan biraz şey oldu, dedi arkadaşım. bişi demedim. saol kanka, dedim. tostları yedik. kanka ben artık kaçayım, dedim. oturuyoduk lan. yok olm manyak mısın? işin var gücün var amınakoyim. engel olmiyim ben. tamam? hadi görüşürüz. kolay gelsin sana. uğrarım gene daha sonra. e, iyi madem kanka. seviyorum seni. araşırız. tamam. tamam. hadi eyvallah. eyvallah kenks!
dükkandan ayrılırken kolay gelsin demek için ercan abi'nin yanına doğru usul usul sokuldum. hararetli hararetli karşısındaki adama bi şeyler anlatıyordu. diğeri kendini yemeğe vermişti. biraz yaklaşınca duymaya başladım. hayır, istekleri de bitmiyor ki amınagoyum. arkadaşı gelmiş de, lokantaya götürecekmiş de, bilmem ne. ulan elemana verecek parayı zor buluyoruz ibrahim. bi yemek kaç para amuğagoyum! bunu söylerken ağzına büyük bir parça ekmek attı. yaklaştım ve duymamış gibi yaparak; kolay gelsin ercan abi, ben gidiyorum, dedim. saol evladım, güle güle, dedi.
dükkandan ayrılırken arkadaşımın verdiği tanımı düşündüm. ''özel bir şirkette muhasebe sorumlusu'' + ''yemek'' + ''sigorta''
özel bir şirkette muhasebe sorumlusu = 3.000 TL + lokantada yemek + sigorta
demirci ercan abi'nin yazıhanesinde alacak verecek düzenlemek = 750 TL + tost + sigorta
çalışmanın, üretmenin ayıbı günahı yok. ancak arkadaşımın neyin ezikliğini yaşadığını merak etmiştim. aslında ercan abi'nin çocuğa bi şans vermek yerine, haksızlık ettiğini de düşünmüştüm. ama okumuş biri olan arkadaşımın da işini sevmediğini; belki ercan abi'nin onu küçümsemesinden önce, o'nun ercan abi'yi küçümsemiş olabileceğini düşündüm.
her nasılsa hayat devam ediyordu. yılların demirci ercan'ı kaç damla ter akıtmıştı o atölyede kim bilir. her ne kadar okumuş da olsa dünkü bokun gelip, kendini küçümsemesine izin vermezdi. daha yolun başındaki arkadaşımın ''sanayide çalışmak için okumadım'' havaları ona sökmezdi. o ercan abi'ydi. yılların demirci ercan'ı. o yazıhane, o ekmek teknesi, o tek göz yer onun sarayıydı. ah bir de okumuş olsaydı...
28 Eylül 2012 Cuma
neşet ertaş
''ne yemek, ne içmek, ne tadım kaldı.
garip bülbül gibi feryadım kaldı.
alamadım eyvah, muradım kaldı.
ben gidip, ellere kalan dünya.
ah yalan dünya, yalan dünya;
yalandan yüzüme gülen dünya.''
ben beceremem neşet babam. çok sözün azı, az sözün özü diyorsun ya; yapamam ben. ne yalan söyliyim. olmaz. hele ki verdin ya acı haberi, verdin ya sonsuz hasretin rüzgarını gönlümüze, hiç olmaz. hangi sözcük anlatsın seni? hangi lisanda var karşılığın? sen ki pir sultan'dan bize miras, aşık veysel'den, muharrem ertaş'tan bize kalansın. nasıl yazsın seni bu küçük adam? nasıl anlatsın okul görmeden, nice okumuşa nice şeyler öğütleyen insanlık derslerini?
yalan dünya, diyordu neşet usta. her zamankinden farksız bir sabahtı oysa ki. neşet ertaş'ın ''yorulup gitti''ğini duyana kadar... grup destan'ın obur dünya şarkısını bilenler sözlerini hatırlayacaklardır; aklıma gelmeden duramadı o şarkı. onu da mı yedin lan dünya, diye soramadan edemedim. elim, ayağım titredi. ağlacak oldum. o gönül adamı ağlarken sözcüklerle, gözyaşımdan mı utandım nedir, sustum. yüzyüze gelmedim hiç. babamdan dedemden aşık veyselli yılları duymuştum ya, o hasretti belki onu bana yakın kılan. ozanlı bir devirde yaşama şansına erişmiştik. babam gibi, dedem gibi... ''çok sözü az, az sözü öz'' eyliyordu neşet usta. sözleri öyle derindi ki, insanı ta gönlünden tutuyordu. babası muharrem ertaş'ın heykeli dikilirken eşek üstüne yapmak istemişler. neşet usta; olmaz, demiş. zaten ömrü boyunca eşek üstündeydi. eşek de bir can taşıyor. bu kadar zulmetmeyelim. bugün muharrem ertaş heykelini görenler; muharrem ertaş önde otururken, eşeğin de arkasında ayakta durduğunu görürler. bir hayvana bile bu kadar saygılı iken, ayrımcılık olmasın diye devlet sanatçısı ödülünü reddeden, ben halkın sanatçısıyım, diyen, zamanında ülkesinde hor görülmüş, tezek kokuyor denilmiş, düğün şarkıcısı denilmiş bir adam o. ama yüreği büyük, yüreği geniş, yüreği belki mevlana'yla yarışır. pir sultan abdal gelse can dostu ilan eder neşet ustayı.
şimdi özlememek mümkün mü? kim daha büyük bir aşk yaşayabilecek; ''evvelim sen oldun, ahirim sensin'' den öte? kim hasretini anlatabilecek; ''gönül dağı''ndan öte? kim hadi kalkıp oynayalım dedirtecek ''kesik çayır''dan başka? kim olacak, dertli anların dert ortağı? bir kadeh kaldırışında sanki karşında oturan, yanık sesiyle sevda yanığı türküler okuyan adam nerede şimdi? son ozan'ın arkasından ağlamamak mümkün mü? piyasa bu kadar saçmalıkla dolarken, böyle bir adamı özlememek mümkün mü?
kalk gel be neşet abi, demenin faydası olsa keşke. o sazından çıkan tınılardan, o yüreğinden dökülen sözlerden daha ne çok şey öğrenecektik...
yoruldun, gittin be neşet ustam. babam gibi sevdim seni görmeden. küçük yüreğime sığdırdım seni. şimdi gözyaşımdan taşıyorsun. hoşçakal neşet ustam. son ozanı yakalayan son nesilden binlerce selam sana.
kalbimizde, derdimizde, dermanımızda, hüznümüzde, neşemizde, dert ortağı bir ufak şişemizde, beni anlayan tek şey o dediğin sigaramızda, aklımızda, anılarımızda, kulağımızda, her şeyimizde hep var olacaksın. çocuğuma nasıl anlatmayayım seni? nasıl bilmesin senin gibi birini?
söz veriyorum neşet usta. gittiğim her yerde senden açılacak sözüm, seninle kapanacak gözüm...
uğurlar olsun. mekanın cennet, toprağın bol olsun...
özlüyoruz, özleyeceğiz. ama asla unutmayacağız seni, bozkırın tezenesi'ni...
garip bülbül gibi feryadım kaldı.
alamadım eyvah, muradım kaldı.
ben gidip, ellere kalan dünya.
ah yalan dünya, yalan dünya;
yalandan yüzüme gülen dünya.''
ben beceremem neşet babam. çok sözün azı, az sözün özü diyorsun ya; yapamam ben. ne yalan söyliyim. olmaz. hele ki verdin ya acı haberi, verdin ya sonsuz hasretin rüzgarını gönlümüze, hiç olmaz. hangi sözcük anlatsın seni? hangi lisanda var karşılığın? sen ki pir sultan'dan bize miras, aşık veysel'den, muharrem ertaş'tan bize kalansın. nasıl yazsın seni bu küçük adam? nasıl anlatsın okul görmeden, nice okumuşa nice şeyler öğütleyen insanlık derslerini?
yalan dünya, diyordu neşet usta. her zamankinden farksız bir sabahtı oysa ki. neşet ertaş'ın ''yorulup gitti''ğini duyana kadar... grup destan'ın obur dünya şarkısını bilenler sözlerini hatırlayacaklardır; aklıma gelmeden duramadı o şarkı. onu da mı yedin lan dünya, diye soramadan edemedim. elim, ayağım titredi. ağlacak oldum. o gönül adamı ağlarken sözcüklerle, gözyaşımdan mı utandım nedir, sustum. yüzyüze gelmedim hiç. babamdan dedemden aşık veyselli yılları duymuştum ya, o hasretti belki onu bana yakın kılan. ozanlı bir devirde yaşama şansına erişmiştik. babam gibi, dedem gibi... ''çok sözü az, az sözü öz'' eyliyordu neşet usta. sözleri öyle derindi ki, insanı ta gönlünden tutuyordu. babası muharrem ertaş'ın heykeli dikilirken eşek üstüne yapmak istemişler. neşet usta; olmaz, demiş. zaten ömrü boyunca eşek üstündeydi. eşek de bir can taşıyor. bu kadar zulmetmeyelim. bugün muharrem ertaş heykelini görenler; muharrem ertaş önde otururken, eşeğin de arkasında ayakta durduğunu görürler. bir hayvana bile bu kadar saygılı iken, ayrımcılık olmasın diye devlet sanatçısı ödülünü reddeden, ben halkın sanatçısıyım, diyen, zamanında ülkesinde hor görülmüş, tezek kokuyor denilmiş, düğün şarkıcısı denilmiş bir adam o. ama yüreği büyük, yüreği geniş, yüreği belki mevlana'yla yarışır. pir sultan abdal gelse can dostu ilan eder neşet ustayı.şimdi özlememek mümkün mü? kim daha büyük bir aşk yaşayabilecek; ''evvelim sen oldun, ahirim sensin'' den öte? kim hasretini anlatabilecek; ''gönül dağı''ndan öte? kim hadi kalkıp oynayalım dedirtecek ''kesik çayır''dan başka? kim olacak, dertli anların dert ortağı? bir kadeh kaldırışında sanki karşında oturan, yanık sesiyle sevda yanığı türküler okuyan adam nerede şimdi? son ozan'ın arkasından ağlamamak mümkün mü? piyasa bu kadar saçmalıkla dolarken, böyle bir adamı özlememek mümkün mü?
kalk gel be neşet abi, demenin faydası olsa keşke. o sazından çıkan tınılardan, o yüreğinden dökülen sözlerden daha ne çok şey öğrenecektik...
yoruldun, gittin be neşet ustam. babam gibi sevdim seni görmeden. küçük yüreğime sığdırdım seni. şimdi gözyaşımdan taşıyorsun. hoşçakal neşet ustam. son ozanı yakalayan son nesilden binlerce selam sana.
kalbimizde, derdimizde, dermanımızda, hüznümüzde, neşemizde, dert ortağı bir ufak şişemizde, beni anlayan tek şey o dediğin sigaramızda, aklımızda, anılarımızda, kulağımızda, her şeyimizde hep var olacaksın. çocuğuma nasıl anlatmayayım seni? nasıl bilmesin senin gibi birini?
söz veriyorum neşet usta. gittiğim her yerde senden açılacak sözüm, seninle kapanacak gözüm...
uğurlar olsun. mekanın cennet, toprağın bol olsun...
özlüyoruz, özleyeceğiz. ama asla unutmayacağız seni, bozkırın tezenesi'ni...
17 Eylül 2012 Pazartesi
götüm terledi
en ergen zamanlarımızdı. sivilce üstüne sivilce patlatıyor, 31 üstüne 31 çekiyorduk. istiklâl marş'larında, sabahları, okul çıkışlarında, kantinde kızların götüne değdirdiğimiz, eteklerinin altlarına bakmak için çırpındığımız, çeşitli cinsel yakınlaşmaları keşfetmeye başladığımız zamanlardı. okul binası E tipiydi. bahçesinde 2 basketbol sahası, 2 voleybol sahası ve bir de toprak futbol sahası bulunuyordu. geniş bir de ön bahçesi, ön bahçede de büyük bir salonu ve sahnesi olan etkinlik binası ve önünde de genişçe bir kantini vardı. o zamanlardan yıllar sonra hala o binaya bakarak, o koridorlarda dolaşarak o gülüşmeleri, ayak seslerini, tartışmaları, öğretmen azarlarını, o ''öğretmen''den ''hoca''ya geçişin garip hikayesini dinlemek mümkün. yine öyle bir günde bir arkadaşımla okulu ziyarete gittik...
ne güzel günlerdi dimi lan? valla güzeldi amınakoyim. olm şeyi hatırlıyo musun sen, neydi lan adı o çocuğun? hani dondurmasının içine sinek koymuştuk, ısırarak yiyo diye. kusmuştu. ahahaha! hatırlamam mı lan! beraber yaptık ya amınakoyim. ehehehe! bi de şey vardı meme uçlarını sıkıyoduk milletin. (kızların arasında da yayılır, iki meme elleriz diye icat ettiğimiz şaka elbette ki geri tepti. bir süre sonra erkekler göğüslerde kızlarla kapışacak, sütyen takacak hale gelmişti.) ahahaha aynen. olm şaka maka güzeldi be. ha? dimi? gülümser teyze noldu lan? hala açık mı acaba cafesi? bilmem, hiç haberim yok. gülümser teyze demişken, bedavaya yediğimiz tostları hatırlıyo musun? bunu söylerken yüzüne piç bi gülümseme oturmuştu. ben de aynı şekilde gülmeye başladım. işleyen ve hala işleme kapasitesi olan plân şuydu:
öğle arasının ilk anlarını bekliyorduk. kantinin en kalabalık olacak zamanını. herkes tost, patso, simit, vs. peşinde. bir yığılma oluyordu haliyle. biz de hoşlandığımız kızların arkasına geçer, değdirebildiğimiz kadar değdirirdik fırsattan istifade. o arada da kantinci gülümser teyze'ye seslenirdik: gülümser teyze nerde kaldı bizim tostlar yaa? açlıktan ölücez burda. (aynı anda kıza değdirerek, arkasını dönüp) olm itmesene! gülümser teyze'nin başı kalabalık, kafası karışık, para hesabı zor. beyni sulanmış. öyle böyle değil gülümser teyze. biz de bundan yararlanıyorduk. gülümser teyze o ara çıkarıp 2 tost veriyordu. tostla yetinmeyecek kadar da piçtik. e gülümser teyze, 2 tost 10 TL mi oldu? para üstü? ne verdin çocum sen? 10 TL verdim teyze. eyi, al bakalım. 7 TL de vermediğimiz paranın üstünü alarak, hem bedavaya 2 tost, hem de 7 TL kazanıyorduk. kârlı bir ticaretti.
gülümser teyze'ye o kadar zarara uğrattık ama kadın gene de yılmadı. okuldan kazandığı paranın üstüne biraz daha birikmişinden koyup bi cafe açtı. hala okul kantinine devam ediyo mu bilmiyorum. ama cafesi hala var. ha, gidiyo muyuz? hayır.
okulun pas tutmuş, kırmızı banklarından kalkarken koca binaya baktım. kaç hayatın buradan akıp geçeceğini, kaç liselinin daha hocanın götüne bakıp, tuvalette 31 çekeceğini, kaç erkeğin daha en arka sırada çavuşu tokatlayacağını ve silgisini düşüren kızların gözlerinin büyüyeceğini, kaç öğrencinin daha pantolonun cebini delip, sikin başını ordan çıkarıp, ıslak ellerle kızlara giderek ceplerinden mendil çıkartmaları için ısrar edeceğini ve kaç hocanın da öğrenciler yüzünden delireceğini, kaç kopyanın daha sıralara yazılacağını, kaç aşkın daha defterlere çizileceğini merak ediyordum.
ben bu düşünceler içindeyken; arkadaşım mırıldandı: ''olm, götüm terlemiş lan.''
önce dikkatimi çekmeyen bu söz, birkaç dakika sonra anın duygusallığının da verdiği etkiyle oldukça sağlam bir söz gibi göründü bana. aslında sadece liseyi değil, tüm bir hayatı anlatıyordu bu söz. ölmeden önce son söyleyeceğim söz bu olur bence. götüm terledi. hayatta koşuştururken hangimizin götü terlemiyor ki?
ne güzel günlerdi dimi lan? valla güzeldi amınakoyim. olm şeyi hatırlıyo musun sen, neydi lan adı o çocuğun? hani dondurmasının içine sinek koymuştuk, ısırarak yiyo diye. kusmuştu. ahahaha! hatırlamam mı lan! beraber yaptık ya amınakoyim. ehehehe! bi de şey vardı meme uçlarını sıkıyoduk milletin. (kızların arasında da yayılır, iki meme elleriz diye icat ettiğimiz şaka elbette ki geri tepti. bir süre sonra erkekler göğüslerde kızlarla kapışacak, sütyen takacak hale gelmişti.) ahahaha aynen. olm şaka maka güzeldi be. ha? dimi? gülümser teyze noldu lan? hala açık mı acaba cafesi? bilmem, hiç haberim yok. gülümser teyze demişken, bedavaya yediğimiz tostları hatırlıyo musun? bunu söylerken yüzüne piç bi gülümseme oturmuştu. ben de aynı şekilde gülmeye başladım. işleyen ve hala işleme kapasitesi olan plân şuydu:
öğle arasının ilk anlarını bekliyorduk. kantinin en kalabalık olacak zamanını. herkes tost, patso, simit, vs. peşinde. bir yığılma oluyordu haliyle. biz de hoşlandığımız kızların arkasına geçer, değdirebildiğimiz kadar değdirirdik fırsattan istifade. o arada da kantinci gülümser teyze'ye seslenirdik: gülümser teyze nerde kaldı bizim tostlar yaa? açlıktan ölücez burda. (aynı anda kıza değdirerek, arkasını dönüp) olm itmesene! gülümser teyze'nin başı kalabalık, kafası karışık, para hesabı zor. beyni sulanmış. öyle böyle değil gülümser teyze. biz de bundan yararlanıyorduk. gülümser teyze o ara çıkarıp 2 tost veriyordu. tostla yetinmeyecek kadar da piçtik. e gülümser teyze, 2 tost 10 TL mi oldu? para üstü? ne verdin çocum sen? 10 TL verdim teyze. eyi, al bakalım. 7 TL de vermediğimiz paranın üstünü alarak, hem bedavaya 2 tost, hem de 7 TL kazanıyorduk. kârlı bir ticaretti.
gülümser teyze'ye o kadar zarara uğrattık ama kadın gene de yılmadı. okuldan kazandığı paranın üstüne biraz daha birikmişinden koyup bi cafe açtı. hala okul kantinine devam ediyo mu bilmiyorum. ama cafesi hala var. ha, gidiyo muyuz? hayır.
okulun pas tutmuş, kırmızı banklarından kalkarken koca binaya baktım. kaç hayatın buradan akıp geçeceğini, kaç liselinin daha hocanın götüne bakıp, tuvalette 31 çekeceğini, kaç erkeğin daha en arka sırada çavuşu tokatlayacağını ve silgisini düşüren kızların gözlerinin büyüyeceğini, kaç öğrencinin daha pantolonun cebini delip, sikin başını ordan çıkarıp, ıslak ellerle kızlara giderek ceplerinden mendil çıkartmaları için ısrar edeceğini ve kaç hocanın da öğrenciler yüzünden delireceğini, kaç kopyanın daha sıralara yazılacağını, kaç aşkın daha defterlere çizileceğini merak ediyordum.
ben bu düşünceler içindeyken; arkadaşım mırıldandı: ''olm, götüm terlemiş lan.''
önce dikkatimi çekmeyen bu söz, birkaç dakika sonra anın duygusallığının da verdiği etkiyle oldukça sağlam bir söz gibi göründü bana. aslında sadece liseyi değil, tüm bir hayatı anlatıyordu bu söz. ölmeden önce son söyleyeceğim söz bu olur bence. götüm terledi. hayatta koşuştururken hangimizin götü terlemiyor ki?
kaç şeker?
saat öğlen 3'ü biraz geçiyordu. pc başında geçirdiğim süre 4 saati
geçmişti. oynadığım oyunları tekrar oynamaktan, oyun piyasasının
kısırlığından, can sıkıcı tekrarlardan cinnet geçirecek kadar
sıkılmıştım. morpheus'u aradım. sürekli güneş gözlüğü taktığı ve iri
yarı olduğu için ona bu ismi takmıştık. selam moruk, naber? iyidir kenks,
senden naber? hangi dağda kurt öldü lan; aramazdın? canım sıkıldı yaa.
dedim, sıcak bi bardak çayın vardır heralde? ha? var var, gel hadi
bekliyorum. yola çıktım bile, görüşürüz. görüşürüz. dıt dıt dıt dıııt.
canım oraya gitmek istiyor muydu bilmiyorum. morpheus ilkokuldan
arkadaşım. aydın'da bi yerel gazetenin matbaasında çalışıyor. yanına
gitmem çok uzun sürmedi. tam matbaaya girmek üzereydim ki; hüyooop, lan,
nerelerdesin olm sen? ehehehe! oha tesadüfe bak yaa! şaşkınlığımı
gizleme gereği duymadım. okul yıllarındaki en azılı düşmanlarımdan
hüseyin'di bağıran. iyidir hacı, buralardayız, dedim. sen neler
yapıyosun? koşuşturuyoruz yav, ehehe kaç yıl oldu lan? ne günlerdi
amınakoyim! yaa, güzel günlerdi hüso, dedim içinden siktir lan amcık
hoşafı diyerek.
şimdi buraları biraz sepyalaştıralım ve mavi önlüklü ilkokul yıllarına dönelim. ezeli düşmanlığımız ilkokul 2. sınıfa kadar dayanıyordu. ilkokul 2. sınıfta zamanın meşhur oyunlarından simit'i oynuyoruz. biz 2/a iken hüseyin 2/b'deydi. kendi aramızda oynarken, kaynaşma bahanesiyle adam dövmenin en zevkli hali olan bu oyuna 2/b'ler de dahil olmak istedi. biz de kendimize güvenip kabul ettik. onlardan biri ebe olduğunda bizim peşimizde, bizden biri ebe olduğunda onların peşinde koşuyordu. bu şekil bir iki tenefüs devam etti oyun. taki bizden birisinin yediği yumrukla burnu kanayana kadar. kanı görür görmez morpheus, b'lerden birine çullanmıştı bile. arkasından biz de girdik kavgaya. okul bahçesinin ortasında, 2 sınıf birden birbirimize girdik. herkes çember yapmış bizi izliyordu. bir iki dakika içinde baya bi kişinin ağzı burnu dağıldıktan sonra nöbetçi öğretmenler azarlayarak kavgayı dağıttı. tabi ki bu işin bir de çıkışı vardı. okuma yazmayı 4 yaşında annemden öğrendiğim için okulun en başarılı öğrencilerinden biriydim. sınıfta sayılıp seviliyordum. okul çıkışı hüseyin gelip bana sataştı. birbirimizi ittik falan. bizimkiler arkamda tek bir hareketimi bekliyor. hüseyin, adam gibi dur, dememe aldırmadı. kalçama doğru bi tekme attı. aynı anda ben de suratına yumruğu yerleştirdim. arkasından bizimkilerle b'ler arasındaki yarım kalmış hesap, tekrar görülmeye başlandı. sayıca azlardı. ama tek başıma dövemezdim. çokluğu fırsat bilen bi iki arkadaşım ve morpheus benimle beraber hüseyini dövmeye başladık. çocuğun dudağı patladı. başını kaldırıma vurdu. mavi önlükler kızıl kana boyandı. o yaşta o nefrete nasıl sahiptik bilmiyorum. ama amerikan deyişi gibi "what's done, it's done". yoldan geçen bi iki amca bizi ayırdı ve bi adam hüseyini ve iki arkadaşını alıp acile götürdü. bu havamıza hava katacak bi hareketti. çocuğu hastanelik etmiştik. ertesi gün dudağı ve başı sargılı halde gelen hüseyin'in yüzünde de çeşitli morluklar vardı. annesine merdivenlerden düştüğünü söylemiş. annesi de gelmiş okula. müdürle konuşuyor. ilk derse girmeden, andımızdan sonra müdür bizi ve b şubesini dağıtmadı. bekletti. hüseyin yanındaydı. bunu kim yaptı, dedi hüseyin'e. hüseyin konuşmadı. müdür sesini yükselterek bir daha sordu: bunu kim yaptı? hüseyin ağlamaya başladı. bilmiyorum öğretmenim, kavgada oldu, dedi. nöbetçi öğretmen bir gün önceki durumu çıkıştaki kavgadan habersiz, müdüre anlattı. müdür, hepimizin iyi çocuklar olduğunu, neden böyle yaptığımızı anlamadığını, kardeş kardeş oynamamız gerektiğinden söz edip, hüseyin'in annesine bunun tekrar yaşanmaması için dikkat edeceğini bildirdikten sonra bizi sınıflara yolladı. daha sonra bu konu veli toplantılarına da taşındı. o zamana kadar tek derdi; ne zaman top oynucaz lan? olan bizler için çok ciddi bir konuydu bu. sanki gizli bir operasyonda bulunmuş ve açığa çıkmıştık. şimdi de insanlığa karşı işlenmiş suçlar kapsamında yargılanıyoduk. zamanla konu kapandı. hüseyin kim vurduya gitti. ertesi yıl, hüseyin bizim sınıftaydı. ve sürekli beni ispiyonlama peşindeydi. kafamı arkaya çevirsem, öğretmenim konuşuyo, dışarı baksam, öğretmenim sizi dinlemiyo, vs... "e be amınakodumun iti, sen öğretmeni dinliyceene niye beni dikizliyosun peki? yarak anteni! ben gene tüm karneyi 5 getiriyorum, senin beden eğitimin bile 3 amınakoyim!" demek hiç aklıma gelmedi o yıllarda. ama şimdi olsa gözünün yaşına bakmam. bu okul bitene kadar sürdü. şimdi zamanı tekrar bugüne alalım. renkli ekrandan devam. ne işin var olm senin burda? bizim morpheus'u görmeye geldim, sen? ben de burda çalışıyorum. basılan bi iki defter vardı, onları teslim etmeye gittim. aklımda türlü şeyler dolanıyordu. ulan zamanında benden çok morpheus benzetmiştir bunu. ama o morpheus'un yanında çalışıyor. vay amınakoyim, dedim içimden. içeri girdim. selam morfi, nasılsın? dedim. çay hazır değil galiba? gülümseyerek sarıldım. morfi, sarılırken kulağıma; çay var da içicek ortam yok, şu salağı bi yere daha yolliyim, dur, diye fısıldadı. gülümseyerek, birazdan demlerim, ee ne var ne yok? dedi. cevap beklemeden; hüseyin, şu defterleri de vericektim sana yaa, hadi bi koşu eski sanayiye ali abi'ne bırakıp geliver şunları? ha? hüseyin isteksiz cevap verdi: olm kaç yıl oldu lan görüşmeyeli, bırak iki muhabbet edelim. olm, o daha burda, bak adamlara söz verdiydik bugün için. mahçup olmayalım, hadi kardeşim benim. iyi hadi iyi, nerdeydi onun dükkanı? eski sanayide sanayi lokantasının arkası, demirci ali abi desen, gösterirler. hüseyin bana dönüp; kaybolma bak bi yere, geliyorum, dedi. buralardayım, merak etme, dedim. hüseyin çıkarken morpheus; şşt şşt bak, diyerek; baş parmağını, işaret ve orta parmağın arasına sokmuş halde yumruk yaptığı sağ elini gösterdi. demirci ali abi, yeni sanayide, ben bu salağı eski sanayiye yolladım. eski sanayide 2, yeni sanayide de 3 tane sanayi lokantası var. arasın dursun pezevenk. en az 2 saat kafa raat amınakoyim, dedi. gülerek; hiç değişmiceksin dimi lan morfi? dedim. şartlar beni değiştiremez, ben şartları değiştiririm, dedi ve mutfağa gitti. iki ince belli bardakta dumanı tüten çayları getirdiğinde göz kırpıp, gülümsedi; yeni demledim, kaç şeker?
şimdi buraları biraz sepyalaştıralım ve mavi önlüklü ilkokul yıllarına dönelim. ezeli düşmanlığımız ilkokul 2. sınıfa kadar dayanıyordu. ilkokul 2. sınıfta zamanın meşhur oyunlarından simit'i oynuyoruz. biz 2/a iken hüseyin 2/b'deydi. kendi aramızda oynarken, kaynaşma bahanesiyle adam dövmenin en zevkli hali olan bu oyuna 2/b'ler de dahil olmak istedi. biz de kendimize güvenip kabul ettik. onlardan biri ebe olduğunda bizim peşimizde, bizden biri ebe olduğunda onların peşinde koşuyordu. bu şekil bir iki tenefüs devam etti oyun. taki bizden birisinin yediği yumrukla burnu kanayana kadar. kanı görür görmez morpheus, b'lerden birine çullanmıştı bile. arkasından biz de girdik kavgaya. okul bahçesinin ortasında, 2 sınıf birden birbirimize girdik. herkes çember yapmış bizi izliyordu. bir iki dakika içinde baya bi kişinin ağzı burnu dağıldıktan sonra nöbetçi öğretmenler azarlayarak kavgayı dağıttı. tabi ki bu işin bir de çıkışı vardı. okuma yazmayı 4 yaşında annemden öğrendiğim için okulun en başarılı öğrencilerinden biriydim. sınıfta sayılıp seviliyordum. okul çıkışı hüseyin gelip bana sataştı. birbirimizi ittik falan. bizimkiler arkamda tek bir hareketimi bekliyor. hüseyin, adam gibi dur, dememe aldırmadı. kalçama doğru bi tekme attı. aynı anda ben de suratına yumruğu yerleştirdim. arkasından bizimkilerle b'ler arasındaki yarım kalmış hesap, tekrar görülmeye başlandı. sayıca azlardı. ama tek başıma dövemezdim. çokluğu fırsat bilen bi iki arkadaşım ve morpheus benimle beraber hüseyini dövmeye başladık. çocuğun dudağı patladı. başını kaldırıma vurdu. mavi önlükler kızıl kana boyandı. o yaşta o nefrete nasıl sahiptik bilmiyorum. ama amerikan deyişi gibi "what's done, it's done". yoldan geçen bi iki amca bizi ayırdı ve bi adam hüseyini ve iki arkadaşını alıp acile götürdü. bu havamıza hava katacak bi hareketti. çocuğu hastanelik etmiştik. ertesi gün dudağı ve başı sargılı halde gelen hüseyin'in yüzünde de çeşitli morluklar vardı. annesine merdivenlerden düştüğünü söylemiş. annesi de gelmiş okula. müdürle konuşuyor. ilk derse girmeden, andımızdan sonra müdür bizi ve b şubesini dağıtmadı. bekletti. hüseyin yanındaydı. bunu kim yaptı, dedi hüseyin'e. hüseyin konuşmadı. müdür sesini yükselterek bir daha sordu: bunu kim yaptı? hüseyin ağlamaya başladı. bilmiyorum öğretmenim, kavgada oldu, dedi. nöbetçi öğretmen bir gün önceki durumu çıkıştaki kavgadan habersiz, müdüre anlattı. müdür, hepimizin iyi çocuklar olduğunu, neden böyle yaptığımızı anlamadığını, kardeş kardeş oynamamız gerektiğinden söz edip, hüseyin'in annesine bunun tekrar yaşanmaması için dikkat edeceğini bildirdikten sonra bizi sınıflara yolladı. daha sonra bu konu veli toplantılarına da taşındı. o zamana kadar tek derdi; ne zaman top oynucaz lan? olan bizler için çok ciddi bir konuydu bu. sanki gizli bir operasyonda bulunmuş ve açığa çıkmıştık. şimdi de insanlığa karşı işlenmiş suçlar kapsamında yargılanıyoduk. zamanla konu kapandı. hüseyin kim vurduya gitti. ertesi yıl, hüseyin bizim sınıftaydı. ve sürekli beni ispiyonlama peşindeydi. kafamı arkaya çevirsem, öğretmenim konuşuyo, dışarı baksam, öğretmenim sizi dinlemiyo, vs... "e be amınakodumun iti, sen öğretmeni dinliyceene niye beni dikizliyosun peki? yarak anteni! ben gene tüm karneyi 5 getiriyorum, senin beden eğitimin bile 3 amınakoyim!" demek hiç aklıma gelmedi o yıllarda. ama şimdi olsa gözünün yaşına bakmam. bu okul bitene kadar sürdü. şimdi zamanı tekrar bugüne alalım. renkli ekrandan devam. ne işin var olm senin burda? bizim morpheus'u görmeye geldim, sen? ben de burda çalışıyorum. basılan bi iki defter vardı, onları teslim etmeye gittim. aklımda türlü şeyler dolanıyordu. ulan zamanında benden çok morpheus benzetmiştir bunu. ama o morpheus'un yanında çalışıyor. vay amınakoyim, dedim içimden. içeri girdim. selam morfi, nasılsın? dedim. çay hazır değil galiba? gülümseyerek sarıldım. morfi, sarılırken kulağıma; çay var da içicek ortam yok, şu salağı bi yere daha yolliyim, dur, diye fısıldadı. gülümseyerek, birazdan demlerim, ee ne var ne yok? dedi. cevap beklemeden; hüseyin, şu defterleri de vericektim sana yaa, hadi bi koşu eski sanayiye ali abi'ne bırakıp geliver şunları? ha? hüseyin isteksiz cevap verdi: olm kaç yıl oldu lan görüşmeyeli, bırak iki muhabbet edelim. olm, o daha burda, bak adamlara söz verdiydik bugün için. mahçup olmayalım, hadi kardeşim benim. iyi hadi iyi, nerdeydi onun dükkanı? eski sanayide sanayi lokantasının arkası, demirci ali abi desen, gösterirler. hüseyin bana dönüp; kaybolma bak bi yere, geliyorum, dedi. buralardayım, merak etme, dedim. hüseyin çıkarken morpheus; şşt şşt bak, diyerek; baş parmağını, işaret ve orta parmağın arasına sokmuş halde yumruk yaptığı sağ elini gösterdi. demirci ali abi, yeni sanayide, ben bu salağı eski sanayiye yolladım. eski sanayide 2, yeni sanayide de 3 tane sanayi lokantası var. arasın dursun pezevenk. en az 2 saat kafa raat amınakoyim, dedi. gülerek; hiç değişmiceksin dimi lan morfi? dedim. şartlar beni değiştiremez, ben şartları değiştiririm, dedi ve mutfağa gitti. iki ince belli bardakta dumanı tüten çayları getirdiğinde göz kırpıp, gülümsedi; yeni demledim, kaç şeker?
14 Eylül 2012 Cuma
saliha teyze
kartopu oynarız olm! on numara olucak!
siktir lan, günlük güneşlik havada ne kartopu amınakoyim! lan mal, çıkınca
görürsün! görücez, kar olmazsa, ordan bulduğum ilk dalı sokucam götüne! kar
olursa da ben de o dalı kara bulayıp, sokucam sana, soğuk soğuk!
muhabbetinize sıçıcam beyler! acele edin lan!
puyol kar yok diye diretirken, mamut
(mahmut değil mamut; ayıdan daha iri bi arkadaş) ille var, kartopu oynarız,
diyordu. bir arabaya doluşup paşa yaylasına çıkmaya karar vermiştik. paşa
yaylası, aydın'da yılmazköy'ün yukarısında, şehirden 18 km. uzaklıkta bi yayla.
deresi derin, suyu serin bi yer. hani karpuz falan koysan (patlamayanından)
suya, bi süre sonra yarılır ortadan. o derece soğuk suyu. biz 3 kafadar cepte
metelik yok iken karar verdik yaylaya çıkmaya. on numara olucak falan derken
gaza getirdik birbirimizi. puyol'la mamut'un boktan tartışmalarının ardından
nihayet yola çıktık. yavaşla lan, yavaşla, diye haykırdı puyol birden. noldu
lan? bişi yok olm, dekolteli bi hatun geçti az önce amınakoyim. memeler fora.
off of! aklı yedim ben beyler. bu herif çıldırttı beni! mamut arabayı
kullanıyordu. puyol birden haykırınca frene asıldı. arkadaki araçlar da
kornaya. gene bi tartışma yaklaşıyordu. mamut söylenmeye devam etti bağırarak.
abaza herif abi, abaza amınakoyim! daha ne olsun ki? ne bekliyosun yani! siktir
lan dallama, sen de göte memeye bakıp 31 çekmiyo musun? ibne misin lan sen?
uzamasın diye araya girmek gereği hissettim. olm, o değil de yukarıya çıkarken
acıkırız lan. marketten falan bi şeyler mi alsak? kafanı uzat, dedi puyol.
noldu lan, dedim. alnından öpücem, dedi. çok mantıklı konuştun be olm. karnımda
mozart çalıyor amınakoyim. saygı duyun beyler. sonunda yılmazköy'e ulaştık. köy
bakkalına girdik. adam bizi şehirli görünce giydirmeye kalktı. çubuk
krakere 1.25 TL fiyat çekiyor lan. kodumun herifi, diye geçirdim içimden.
kazıklıycak yer arıyor. köylü falan deyip geçmiycen olm, asıl uyanıklar orda
amk. içeri bi teyze girdi. saçları ağarmaya yüz tutmuş, kara gözlü, esmer
tenli, 70lerini yaşadığı belli bi teyze. ekmek aldı bakkaldan. döndü bize, siz
buradan değilsiniz evladım, yaylaya mı çıkıyosunuz, dedi. evet, teyze, bişiler
alalım dedik ama bakkal ateş pahasıymış, dedim. amacım bi yandan da bakkala laf
sokmaktı. açsınız yavrum, belli. böyle abur cuburla karın doymaz. gelin
benimle, dedi teyze. birbirimize baktık. puyol'la göz göze geldik. tamam
anlamında gözlerini kapadı puyol. takıldık teyzenin peşinde. köyün üst
taraflarında bi evi varmış. arabayla oraya kadar çıkardık. benim de oğlan var 2
tane sizin gibi. biri öğretmen olacak inşallah, birisi işletmeci. kızım da var,
ben de onun yanına gelmiştim. everdik kızı, çok oldu. teyze hikayesinden
kesitler sunarken, amca ne iş yapıyo teyze, dedim. elbette ki mesleği beni
ilgilendirmiyordu, yaşayıp yaşamadığını merak etmiştim. amcan zeytincilik
yapardı oğlum, öte yana gitti. çok oldu. traktör ezdi, dedi. başın sağolsun
teyzem, derken o kadın annem gibiydi sanki. böyle bi şevkat, bi sevgi, bi
sevecenlik, bi sıcaklık... evine vardığımızda "oturun yavrum" deyip
bahçedeki çardağı gösterdi. asmalardan yaptığı çatısından güneş girmiyordu.
gittik, saman minderlerin, saman yastıkların üstüne oturduk. 10 dakika sonra
teyze içerden çıkageldi. Elinde bi tepsi, üzerinde 2 ekmek ve bir tava. teyzem,
açız diye 4 yumurtayı kırmış, üzerine de egelilerin kesik dediği diğer yerlerde
ekşimik olarak bilinen peynirden serpmiş, kırmızı biber de dökmüş biraz. sarı,
beyaz, kırmızı. yanına da yeşil soğan koymuş biraz. ayran da dövmüştüm, ondan
da getiricem, siz yeyin yavrularım, dedi teyze bize. donakaldım. ulan, dedim
içimden, hiç tanımadığımız bi kadın, bizim gibi 3 hıyarı alıp, karnımızı
doyurucak ve bu kadar güvenecek? gidip, altınını parasını çalsak çalarız. buz
gibi ayranları da getirdi teyzem. hani o an lüks bi restorandan en iyi pişmiş
etler, kuzu dolmalar, rostolar falan gelse o kadar lezzetli olamaz. buz gibi
gelir, o gelenler. bi de sofraya bakkaldan aldığı o 2 ekmeği koymuş. taze taze.
teyze, dedim. bu böyle olmaz. varsa yapılacak işin yapalım, eksiğin varsa
alalım. allah razı olsun, karnımızı doyurdun da bizim de sana bi faydamız
olsun, mahçup olmayalım? teyzem gönülsüz, teyzem can, teyzem canan. yok yavrum
ne ihtiyacım olacak bu yaşta, bi allah razı olsun demeniz yeter. size duamı
eksik etmem, dedi teyze. yedik, içtik, bütün bir ana sıcaklığını tattık.
teyzeden ayrıldık. ismini sordum, saliha'ymış. bakkala geri döndük 3 ekmek
aldık. bi de bisküvi. yoldan çevirdiğim bi çocuğa, bu bisküviyi ister misin?
dedim. evet, dedi, neşeyle çocuk. senden bişi istiycem ama yaparsan veririm,
dedim. tamam. bak şimdi, bu ekmekleri alıp, saliha teyze'ye götüreceksin.
yukarıda evi, biliyo musun evini. hıhı biliyom. tamam o halde, al bakalım.
bisküviyi çocuğa uzattıktan sonra içimden, bir gün saliha teyze gibi
birilerinin karnını doyurabilecek olgunluğa erişmeyi diledim. yayla bizi
bekliyordu. egzoz dumanının arasından bi elinde ekmek poşeti, diğer elinde
bisküvi yokuşu gayretle tırmanan çocuğu izledim. hakkını helâl et saliha
teyzem, hakkını helâl et.
7 Eylül 2012 Cuma
göt cebindeki çikolatalı gofret
05.09.2012 - 16:30 civarı.
kafamı cama yaslayıp, takır tukur
titremesini cok seviyorum. uyumak mümkün değil. morarmaya yüz tutmuş şakak da
cabası. ama zevkli amınakoyim. sırf bu yüzden cam kenarı alırım hep biletleri.
ama bugün cam kenarı messi'nin. kardeşim o benim. olacak o kadar amınakoyim.
bilecik'i bilenler özbilecik "firmamsısı"nı da bilirler. bursa'ya
gidiyorum. otobüs hazır bekliyor. otobüslerde de bu eskiden kullanılan, bi en
başta, bi orta kapının orada olan 35 ekran televizyonlardan var. ama hiç
açılmıyor. bi show tv doktorlar olsa onu bile izliycem amınakoyim ama yok. bazı
otobüslerinde çağ öncesinden kalma küllükler var. o zamanlara yetiştim,
yetişmesine de hiç hatırlamıyorum. sanki hep sigara yasağı vardı. sanki
istanbul'dan antep'e giden yolcular hiç sigara içmiyordu otobüste, sanki o
samsun'lar, maltepe'ler, uzun 2001'ler hiç içilmedi. öyle bi hüzün var, koltuk
arkası küllüklerde. yanimda messi var. evet, kadronun en teknik adamı. messi.
beraber bursa'ya gidiyoruz. otogara inip, bi sucuk ekmek yedikten, bavulları
hazırladık. sonra tekrar otogara inip, birer de sigara yakarak otobüsün hareket
saatini bekledik. otogar ana baba günü. bağırış çağırış. bi çılgınlık, bi
mücadele, bi müşteri kapma, bi prim sevdası. sistem de zorlamıyor değil. ben
de, yazın getirdiği rahatlıkla mini, askılı falan giymiş bi iki kızı kesiyorum. memeler fora zaten. az
buçuk da güzel göt olunca, değmeyin keyfime. kızın biri farketti kestiğimi.
içinden "uff slak .s.s" falan diyor, gözlerinden de hissettiriyor.
amınakoyim ben mi dedim mini giy, genital bölgene kadar aç bacaklarını diye.
ben de, kızın götü kalkmasın diye kafamı çevirdim. mikro'ya da rastladık
otogarda. mikrobiyoloji ve genetik okuyor. vedalaştım onla da. hakkını helâl
et, falan dedim. ben etmedim. ahirette alıcam sevaplarını ibnelerin. hep öyle
yapıyorum. sikerim lan, huri var işin ucunda. nihayetinde otobüse bindik.
özbilecik otobüsleri dolmuş gibi. yani bildiğin otobüs ama dolmuş gibi
davranıyor. girip çıkmadığı delik yok. her yerden yolcu alıyor. birkaç dakika
sonra zaten dolu olan otobüsü ayakta yolcular işgal etti. yaşlı bi amca var.
messi yanımda. kulaklığı taktık, müzik dinliyoruz. yaşlı amca gözü bana dikti.
yer ver, diyor gözleri. ayakta bir de kız var ama nasıl bi kız
amınakoyim. kolları çiğköfteci kolu gibi. bende o kadar kıl tüy yok. hayır,
tatlı da bi kız ama o kol ne be amına tekme attığım? o kol ne? o kıl ne? bi ara
bizim koltuğa tutunmak için yanıma geldi. yukarıdaki klima da açık. bi baktım
kol kılları usul esen rüzgarla dalgalanıyor. vay amınakoyim, dedim içimden.
allah'tan çok durmadı. hoşlanmış gibi baktım, o da arkaya doğru ilerledi.
yavşıycam falan sandı heralde. dayı hala bana bakmaya devam ediyor. 70'i
devirmiş tahminen, ensesi tema reklâmlarındaki kurak topraklar gibi. bölük
pörçük. az bi sakalı, bolca bıyığı var. kaşlar desen artık bağımsızlıklarını
kazanmış. muavin farketti durumu. şimdi yer vermek isterim, eyvallah da 15 tl
vermişim amınakoyim. götümü bi yere koymam lâzım. şart! muavin ilk durakta
arabadan indi, bagaj kapağını açtı ve bir tabure çıkardı. muavin götü diye bişi
var amınakoyim. gözümle gördüm. hani yanından geçerken mutlaka koluna değen
götten bahsediyorum. cam kenarında değilsen mutlaka değer o göt. öyle bi göt o.
orospu çocuğu! dayıya uzattı tabureyi. dayı, dedi. al bunu en arkaya git, otur.
dayım gariban, dayım çiftçi, dayım yaşlı, dayım yorgun ama gururlu. boyun büktü
yılların memet ağa'sı. (ismini bilmiyorum ama çok memet ağa gibi duruyordu.)
gitti arkaya tabureye oturdu. gel dayı, ben oraya geçerim, desem neredeyse bir
km. yol var. ayakta yolcu dolu amınakoyim. iş işten geçti. muavin umursamaz,
muavin piç, muavin orospunun ta kendisi, muavin ibne, koca götlü muavin! baktım
bu ayakta 2 saat gitme muhabbetinden herkes memnun. bir kişi de çıkıp demiyor
ki; "aga bu nedir?". koyun milletime sövdüm bir kere daha. memet ağa
çok durmadı, bi köy girişinde indi. şehre inmiş belli ki. çocuklar, torunlar
bekler. cebine de bir çikolatalı gofret sokuşturmuştur, diye hayal ettim. ya
ceketin iç cebinde, yada pantolonun göt cebinde. küçüklüğümü hatırladım.
babamın, dedemin elinde getirdikleri değil de göt cebinden çıkardıkları
heyecanlandırırdı beni. tabure üstünde göt cebindeki gofreti düşündüm sonra.
çikolatası kağıda sıyrılmış, ezilmiş ama yine de bir çocuğun ağzını tatlandırmaya
hazır gofret. sen ne büyük nimetsin. hepimiz aynıyız aslında. ezilmiş,
yorulmuş, tükenmiş ama yine de nasılsın diye sorduklarında iyiyim diyebilen,
hala muhabbetinden tat alınabilen insanlarız. hepimiz memet ağanın göt
cebindeki çikolatalı gofretiz aslında. farkında bile olmadan ağız
tatlandıran...
27 Ağustos 2012 Pazartesi
parça tesirli
daha yeni geride bıraktığımız ramazan'daydı. evdeydim. akşama iftar için pide falan almaya çıktım. fırında bi yarım saat kadar kuyruk bekledikten sonra cayır cayır yanan pideleri aldım eve doğru yolladım. ha oruç tutuyo muyum? hayır. tutana saygım var ama 17 saat de çekilmiyor be amınakoyim. dönerken yol kenarına park etmiş bi transiti ve kasasında her biri kim kardashian götü gibi karpuzları gördüm. giderken, bi tane de karpuz alayım, akşama soğuk soğuk yeriz, diye geçirdim içimden. gittim karpuzcuya, orta yaşlarda, esmer, kır sakallı bi dayı. selami o kim dayı, dedim. (selamünaleyküm'le benzerliğini keşfettiğimden beri insanlara bu yolla selam vermek en büyük hobilerimden oldu, böyle de boş beleş bi insanım amınakoyim.) aleykümselam, dedi. dayı dedim tane mi kilo mu? valla akşam pazarı yeğen taneyle veriyorum, dedi. göte atılan şaplak gibi bi ikisini tokatladım. kim'in götüne çok benzeyen bi tanesinde karar kıldım. dayı, dedim, kaça bu? adam manasız manasız suratıma baktı. 3, dedi. birim söylemedi. hani yuro dese sıçtık amınakoyim. dayı, dedim. ben buna 3 vermem. olur bişi söyle, dedim. ya kaç vereceen? dedi dayı. olurunu söylersen anlaşırız, dayı dedim. 2.5 ver götür, dedi. baktım dayının elinde baya karpuz var. mecbur satıcak bunları diye geçiriyorum içimden. dayı, dedim. 2 veririm buna. olurdu olmazdı derken, bombayı patlattım. pazarlık sünnettir, dayı dedim. ramazan'ın da etkisiyle huşu içinde olan karpuzcu sakalını sıvazladı. eyi hadi, al götür, al götür! dedi. bi elimde bi pide, bi elimde karpuz eve gittim. karpuzu mutfağa masanın üstüne koydum. annem de dolaba sığmayacak diye sahura bırakmış kesme işini falan o gece öylece yattık.
sahura yakın bir vakitte bi gümlemeyle uyandım. baktım ev ahalisi ayakta. sahur topu patladı sandım amınakoyim. saate baktım, saat daha erken. bahçede bişi devrildi falan diye düşünüyorum. sonra odalara falan bakayım derken, annemin sesi evi inletti. mutfağa koştum. rabb'in bi mucizesine tanık oluyorduk. karpuz patlamış amınakoyim. bildiğin patlamış. mutfak dolaplarına, duvarlara falan girmiş çekirdekleri. öyle böyle değil. ambush! diye bağırıp, kendimi yere atasım geldi. suikast yapılır lan bunla. yeterince içi geçmiş bi karpuzu salonun ortasına koyucan gece, tamam amınakoyim. yerle bir. baktım patlama baya şiddetli. annem bana saydırıyor. ortalıktan çekildim. derin düşüncelere daldım. hani bugüne kadar, evrimle ilgili, biyolojiyle ilgili bildiğim ne varsa sorguluyorum. kişilik oturtuyorum karpuza. sıkıntıdan patlamak bu olsa gerek, diye düşünüyorum. etimolojiye giriyorum hafiften. acaba, diyorum. bu söz, harbi harbi başına böyle bir şey gelmiş biri tarafından mı söylendi zamanında? kafamda deli sorular. ciddi ciddi suikast yöntemi olarak kullanılır amınakoyim. hayır, dayı bi yerinden kesse, içine bomba koysa sabaha yoktuk. kodumun teröristi. karpuz terörüne tanık olduk amınakoyim. götü zor kurtardık. kim'in götü bizimkinden büyükmüş. bir kez daha anladık. götün büyük kim, saygı duyuyoruz... kızma bu kadar.
ama sonunda sırrı çözdüm. http://www.sabah.com.tr/Dunya/2011/05/17/patlayan-karpuzlarin-sirri
ama sonunda sırrı çözdüm. http://www.sabah.com.tr/Dunya/2011/05/17/patlayan-karpuzlarin-sirri
3 Ağustos 2012 Cuma
yüreğin ayak acısı
1 - 0
2 - 0
3 - 0
5 - 0
eee! sikerim lan böyle oyunu! noldu lan? verdiler mi koltuk altına? ahahahaha! he yarraam, he! amınakoyim zar mı geliyo da oyniyim. en işe yaramayan yerde çift gelir; geri kalanı 2 - 1. götüne girsin o 2 -1! olm napiyim lan, atıyorum geliyo. tamam lan, tamam. çay söylüyorum ben. içiyo musun? olur olur. tavlayı çok iyi bilmem, beceremem de. bi zar gelir parmakları üçgenlerin üzerine basa basa, bir iki üç dört diye sayarım. o derece bi tavla bilgim var. ama yine de vakit geçsin diye oynadık bizim deloğlan'la. keloğlan gibi, ama bu deli olanı. otogarda onu uğurlamak için bekliyorduk. az köşede oturup, çay içeriz, tavla atarız demiştik. ve ben yarraa yiyen taraftım. çayları söyledik. birer de sigara yaktık. uzaktan orta yaşı hafif geçmiş, kır sakallı, üzerinde mont olan bi amca bizi kesiyor. bi utanma sıkılma halleri içinde. önce aldırmadım. sonra dayı yaklaştı. masanın üzerinde duran sigara paketine dikti gözü. sigara isteyeceğini düşünerek pakete hamle yapmaya hazırlandım. nah çekmek için de bir elimi hazırladım. deli deli adamlar bizi buluyor amınakoyim. adam 1.5 dakkada parliament'i bitiriyor. 1.5 dakika lan. nerenle içiyosun göt lalesi?! onlardan sandım. dayı kulağıma eğildi. bize iki çay ısmarlayabilir misiniz, dedi. gayet de kibar sordu. deloğlan'la göz göze geldik, napalım der gibi. sonra, abi, dedim. öğrenciyiz biz. yola çıkıcaz zaten birazdan. kusura bakma, dedim. peki, deyip uzaklaştı. ileride iki muavin çay içiyordu. onlara yanaştı. onlar çay söyledi. bizim deloğlan öyle bir açıyla oturmuş ki amınakoyim, adamın yanındaki kadını görmek mümkün değil. adamı göz ucuyla takip ettim. masasına baktım. masanın üstünde bi kuyumcu torbası. karşısında şalvarlı, böyle elleri öpülesi, yanakları mıncırılası bir köylü kadını. hassiktir lan, dedim. kadını görmedik amınakoyim. yarrak var gibi geri çevirdik adamcağızı. ne bok yiycez şimdi? kadını süzdüm şöyle bir. abi bak, allah seni inandırsın, gözümden yaş boşaldı, boşalacak. kadının bi ayağında terlik var. diğer ayağında sadece çorap. o da delik. dilenmiyorlar amınakoyim. kimbilir neden dışarıdalar? nereden gelip, nereye gidiyorlar? gayet de utana sıkıla içtiler çayı. kendilerininmiş gibi değil. hani muavin gelse; yarıda bırak lan o çayı, dese; boyun bükecekler, belli. adama baktım, o da zaten perişanlıkta teyzeden öte bi halde. ulan bir vicdanım sızladı. yanımda aksi gibi de para yok. kartlar da yanımda değil. deloğlan elini cüzdana attıysa da, az önceki tavrımızdan utandık. gidip özür dileyip, bi' şeye ihtiyacınız var mı amca, diyemedik. o sırada otobüs de geldi zaten. masadan ayrıldık. deloğlan otobüse valizlerini veriyordu. döndüm baktım. ikisi de kalktılar. yavaş yavaş merdivenleri tırmandılar. çarşıya doğru yollandılar. deloğlan otobüse bindi. otogardan ayrılacaktım. aklıma düştü teyzenin terliksiz ayağı. o ayak, yere basarken acıyordu muhtemelen. o ayak kadar değildi belki ama yüreğim acıyordu. vicdan ne kötü şey. utanç ne kötü şey. halbuki o adamın gelip, rica ederek, utana sıkıla istediği şey iki bardak çay amınakoyim. versen ne, vermesen ne! önyargı ne kötü şey. o teyzemin ayağının acısını ta yüreğimde duydum. o haline rağmen gülen yüzüne can kurban. vicdanım sızlıyor...
2 - 0
3 - 0
5 - 0
eee! sikerim lan böyle oyunu! noldu lan? verdiler mi koltuk altına? ahahahaha! he yarraam, he! amınakoyim zar mı geliyo da oyniyim. en işe yaramayan yerde çift gelir; geri kalanı 2 - 1. götüne girsin o 2 -1! olm napiyim lan, atıyorum geliyo. tamam lan, tamam. çay söylüyorum ben. içiyo musun? olur olur. tavlayı çok iyi bilmem, beceremem de. bi zar gelir parmakları üçgenlerin üzerine basa basa, bir iki üç dört diye sayarım. o derece bi tavla bilgim var. ama yine de vakit geçsin diye oynadık bizim deloğlan'la. keloğlan gibi, ama bu deli olanı. otogarda onu uğurlamak için bekliyorduk. az köşede oturup, çay içeriz, tavla atarız demiştik. ve ben yarraa yiyen taraftım. çayları söyledik. birer de sigara yaktık. uzaktan orta yaşı hafif geçmiş, kır sakallı, üzerinde mont olan bi amca bizi kesiyor. bi utanma sıkılma halleri içinde. önce aldırmadım. sonra dayı yaklaştı. masanın üzerinde duran sigara paketine dikti gözü. sigara isteyeceğini düşünerek pakete hamle yapmaya hazırlandım. nah çekmek için de bir elimi hazırladım. deli deli adamlar bizi buluyor amınakoyim. adam 1.5 dakkada parliament'i bitiriyor. 1.5 dakika lan. nerenle içiyosun göt lalesi?! onlardan sandım. dayı kulağıma eğildi. bize iki çay ısmarlayabilir misiniz, dedi. gayet de kibar sordu. deloğlan'la göz göze geldik, napalım der gibi. sonra, abi, dedim. öğrenciyiz biz. yola çıkıcaz zaten birazdan. kusura bakma, dedim. peki, deyip uzaklaştı. ileride iki muavin çay içiyordu. onlara yanaştı. onlar çay söyledi. bizim deloğlan öyle bir açıyla oturmuş ki amınakoyim, adamın yanındaki kadını görmek mümkün değil. adamı göz ucuyla takip ettim. masasına baktım. masanın üstünde bi kuyumcu torbası. karşısında şalvarlı, böyle elleri öpülesi, yanakları mıncırılası bir köylü kadını. hassiktir lan, dedim. kadını görmedik amınakoyim. yarrak var gibi geri çevirdik adamcağızı. ne bok yiycez şimdi? kadını süzdüm şöyle bir. abi bak, allah seni inandırsın, gözümden yaş boşaldı, boşalacak. kadının bi ayağında terlik var. diğer ayağında sadece çorap. o da delik. dilenmiyorlar amınakoyim. kimbilir neden dışarıdalar? nereden gelip, nereye gidiyorlar? gayet de utana sıkıla içtiler çayı. kendilerininmiş gibi değil. hani muavin gelse; yarıda bırak lan o çayı, dese; boyun bükecekler, belli. adama baktım, o da zaten perişanlıkta teyzeden öte bi halde. ulan bir vicdanım sızladı. yanımda aksi gibi de para yok. kartlar da yanımda değil. deloğlan elini cüzdana attıysa da, az önceki tavrımızdan utandık. gidip özür dileyip, bi' şeye ihtiyacınız var mı amca, diyemedik. o sırada otobüs de geldi zaten. masadan ayrıldık. deloğlan otobüse valizlerini veriyordu. döndüm baktım. ikisi de kalktılar. yavaş yavaş merdivenleri tırmandılar. çarşıya doğru yollandılar. deloğlan otobüse bindi. otogardan ayrılacaktım. aklıma düştü teyzenin terliksiz ayağı. o ayak, yere basarken acıyordu muhtemelen. o ayak kadar değildi belki ama yüreğim acıyordu. vicdan ne kötü şey. utanç ne kötü şey. halbuki o adamın gelip, rica ederek, utana sıkıla istediği şey iki bardak çay amınakoyim. versen ne, vermesen ne! önyargı ne kötü şey. o teyzemin ayağının acısını ta yüreğimde duydum. o haline rağmen gülen yüzüne can kurban. vicdanım sızlıyor...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)