17 Eylül 2012 Pazartesi

götüm terledi

en ergen zamanlarımızdı. sivilce üstüne sivilce patlatıyor, 31 üstüne 31 çekiyorduk. istiklâl marş'larında, sabahları, okul çıkışlarında, kantinde kızların götüne değdirdiğimiz, eteklerinin altlarına bakmak için çırpındığımız, çeşitli cinsel yakınlaşmaları keşfetmeye başladığımız zamanlardı. okul binası E tipiydi. bahçesinde 2 basketbol sahası, 2 voleybol sahası ve bir de toprak futbol sahası bulunuyordu. geniş bir de ön bahçesi, ön bahçede de büyük bir salonu ve sahnesi olan etkinlik binası ve önünde de genişçe bir kantini vardı. o zamanlardan yıllar sonra hala o binaya bakarak, o koridorlarda dolaşarak o gülüşmeleri, ayak seslerini, tartışmaları, öğretmen azarlarını, o ''öğretmen''den ''hoca''ya geçişin garip hikayesini dinlemek mümkün. yine öyle bir günde bir arkadaşımla okulu ziyarete gittik...
ne güzel günlerdi dimi lan? valla güzeldi amınakoyim. olm şeyi hatırlıyo musun sen, neydi lan adı o çocuğun? hani dondurmasının içine sinek koymuştuk, ısırarak yiyo diye. kusmuştu. ahahaha! hatırlamam mı lan! beraber yaptık ya amınakoyim. ehehehe! bi de şey vardı meme uçlarını sıkıyoduk milletin. (kızların arasında da yayılır, iki meme elleriz diye icat ettiğimiz şaka elbette ki geri tepti. bir süre sonra erkekler göğüslerde kızlarla kapışacak, sütyen takacak hale gelmişti.) ahahaha aynen. olm şaka maka güzeldi be. ha? dimi? gülümser teyze noldu lan? hala açık mı acaba cafesi? bilmem, hiç haberim yok. gülümser teyze demişken, bedavaya yediğimiz tostları hatırlıyo musun? bunu söylerken yüzüne piç bi gülümseme oturmuştu. ben de aynı şekilde gülmeye başladım. işleyen ve hala işleme kapasitesi olan plân şuydu:
öğle arasının ilk anlarını bekliyorduk. kantinin en kalabalık olacak zamanını. herkes tost, patso, simit, vs. peşinde. bir yığılma oluyordu haliyle. biz de hoşlandığımız kızların arkasına geçer, değdirebildiğimiz kadar değdirirdik fırsattan istifade. o arada da kantinci gülümser teyze'ye seslenirdik: gülümser teyze nerde kaldı bizim tostlar yaa? açlıktan ölücez burda. (aynı anda kıza değdirerek, arkasını dönüp) olm itmesene! gülümser teyze'nin başı kalabalık, kafası karışık, para hesabı zor. beyni sulanmış. öyle böyle değil gülümser teyze. biz de bundan yararlanıyorduk. gülümser teyze o ara çıkarıp 2 tost veriyordu. tostla yetinmeyecek kadar da piçtik. e gülümser teyze, 2 tost 10 TL mi oldu? para üstü? ne verdin çocum sen? 10 TL verdim teyze. eyi, al bakalım. 7 TL de vermediğimiz paranın üstünü alarak, hem bedavaya 2 tost, hem de 7 TL kazanıyorduk. kârlı bir ticaretti.
gülümser teyze'ye o kadar zarara uğrattık ama kadın gene de yılmadı. okuldan kazandığı paranın üstüne biraz daha birikmişinden koyup bi cafe açtı. hala okul kantinine devam ediyo mu bilmiyorum. ama cafesi hala var. ha, gidiyo muyuz? hayır.
okulun pas tutmuş, kırmızı banklarından kalkarken koca binaya baktım. kaç hayatın buradan akıp geçeceğini, kaç liselinin daha hocanın götüne bakıp, tuvalette 31 çekeceğini, kaç erkeğin daha en arka sırada çavuşu tokatlayacağını ve silgisini düşüren kızların gözlerinin büyüyeceğini, kaç öğrencinin daha pantolonun cebini delip, sikin başını ordan çıkarıp, ıslak ellerle kızlara giderek ceplerinden mendil çıkartmaları için ısrar edeceğini ve kaç hocanın da öğrenciler yüzünden delireceğini, kaç kopyanın daha sıralara yazılacağını, kaç aşkın daha defterlere çizileceğini merak ediyordum.
ben bu düşünceler içindeyken; arkadaşım mırıldandı: ''olm, götüm terlemiş lan.''
önce dikkatimi çekmeyen bu söz, birkaç dakika sonra anın duygusallığının da verdiği etkiyle oldukça sağlam bir söz gibi göründü bana. aslında sadece liseyi değil, tüm bir hayatı anlatıyordu bu söz. ölmeden önce son söyleyeceğim söz bu olur bence. götüm terledi. hayatta koşuştururken hangimizin götü terlemiyor ki?

kaç şeker?

saat öğlen 3'ü biraz geçiyordu. pc başında geçirdiğim süre 4 saati geçmişti. oynadığım oyunları tekrar oynamaktan, oyun piyasasının kısırlığından, can sıkıcı tekrarlardan cinnet geçirecek kadar sıkılmıştım. morpheus'u aradım. sürekli güneş gözlüğü taktığı ve iri yarı olduğu için ona bu ismi takmıştık. selam moruk, naber? iyidir kenks, senden naber? hangi dağda kurt öldü lan; aramazdın? canım sıkıldı yaa. dedim, sıcak bi bardak çayın vardır heralde? ha? var var, gel hadi bekliyorum. yola çıktım bile, görüşürüz. görüşürüz. dıt dıt dıt dıııt. canım oraya gitmek istiyor muydu bilmiyorum. morpheus ilkokuldan arkadaşım. aydın'da bi yerel gazetenin matbaasında çalışıyor. yanına gitmem çok uzun sürmedi. tam matbaaya girmek üzereydim ki; hüyooop, lan, nerelerdesin olm sen? ehehehe! oha tesadüfe bak yaa! şaşkınlığımı gizleme gereği duymadım. okul yıllarındaki en azılı düşmanlarımdan hüseyin'di bağıran. iyidir hacı, buralardayız, dedim. sen neler yapıyosun? koşuşturuyoruz yav, ehehe kaç yıl oldu lan? ne günlerdi amınakoyim! yaa, güzel günlerdi hüso, dedim içinden siktir lan amcık hoşafı diyerek.
şimdi buraları biraz sepyalaştıralım ve mavi önlüklü ilkokul yıllarına dönelim. ezeli düşmanlığımız ilkokul 2. sınıfa kadar dayanıyordu. ilkokul 2. sınıfta zamanın meşhur oyunlarından simit'i oynuyoruz. biz 2/a iken hüseyin 2/b'deydi. kendi aramızda oynarken, kaynaşma bahanesiyle adam dövmenin en zevkli hali olan bu oyuna 2/b'ler de dahil olmak istedi. biz de kendimize güvenip kabul ettik. onlardan biri ebe olduğunda bizim peşimizde, bizden biri ebe olduğunda onların peşinde koşuyordu. bu şekil bir iki tenefüs devam etti oyun. taki bizden birisinin yediği yumrukla burnu kanayana kadar. kanı görür görmez morpheus, b'lerden birine çullanmıştı bile. arkasından biz de girdik kavgaya. okul bahçesinin ortasında, 2 sınıf birden birbirimize girdik. herkes çember yapmış bizi izliyordu. bir iki dakika içinde baya bi kişinin ağzı burnu dağıldıktan sonra nöbetçi öğretmenler azarlayarak kavgayı dağıttı. tabi ki bu işin bir de çıkışı vardı. okuma yazmayı 4 yaşında annemden öğrendiğim için okulun en başarılı öğrencilerinden biriydim. sınıfta sayılıp seviliyordum. okul çıkışı hüseyin gelip bana sataştı. birbirimizi ittik falan. bizimkiler arkamda tek bir hareketimi bekliyor. hüseyin, adam gibi dur, dememe aldırmadı. kalçama doğru bi tekme attı. aynı anda ben de suratına yumruğu yerleştirdim. arkasından bizimkilerle b'ler arasındaki yarım kalmış hesap, tekrar görülmeye başlandı. sayıca azlardı. ama tek başıma dövemezdim. çokluğu fırsat bilen bi iki arkadaşım ve morpheus benimle beraber hüseyini dövmeye başladık. çocuğun dudağı patladı. başını kaldırıma vurdu. mavi önlükler kızıl kana boyandı. o yaşta o nefrete nasıl sahiptik bilmiyorum. ama amerikan deyişi gibi "what's done, it's done". yoldan geçen bi iki amca bizi ayırdı ve bi adam hüseyini ve iki arkadaşını alıp acile götürdü. bu havamıza hava katacak bi hareketti. çocuğu hastanelik etmiştik. ertesi gün dudağı ve başı sargılı halde gelen hüseyin'in yüzünde de çeşitli morluklar vardı. annesine merdivenlerden düştüğünü söylemiş. annesi de gelmiş okula. müdürle konuşuyor. ilk derse girmeden, andımızdan sonra müdür bizi ve b şubesini dağıtmadı. bekletti. hüseyin yanındaydı. bunu kim yaptı, dedi hüseyin'e. hüseyin konuşmadı. müdür sesini yükselterek bir daha sordu: bunu kim yaptı? hüseyin ağlamaya başladı. bilmiyorum öğretmenim, kavgada oldu, dedi. nöbetçi öğretmen bir gün önceki durumu çıkıştaki kavgadan habersiz, müdüre anlattı. müdür, hepimizin iyi çocuklar olduğunu, neden böyle yaptığımızı anlamadığını, kardeş kardeş oynamamız gerektiğinden söz edip, hüseyin'in annesine bunun tekrar yaşanmaması için dikkat edeceğini bildirdikten sonra bizi sınıflara yolladı. daha sonra bu konu veli toplantılarına da taşındı. o zamana kadar tek derdi; ne zaman top oynucaz lan? olan bizler için çok ciddi bir konuydu bu. sanki gizli bir operasyonda bulunmuş ve açığa çıkmıştık. şimdi de insanlığa karşı işlenmiş suçlar kapsamında yargılanıyoduk. zamanla konu kapandı. hüseyin kim vurduya gitti. ertesi yıl, hüseyin bizim sınıftaydı. ve sürekli beni ispiyonlama peşindeydi. kafamı arkaya çevirsem, öğretmenim konuşuyo, dışarı baksam, öğretmenim sizi dinlemiyo, vs... "e be amınakodumun iti, sen öğretmeni dinliyceene niye beni dikizliyosun peki? yarak anteni! ben gene tüm karneyi 5 getiriyorum, senin beden eğitimin bile 3 amınakoyim!" demek hiç aklıma gelmedi o yıllarda. ama şimdi olsa gözünün yaşına bakmam. bu okul bitene kadar sürdü. şimdi zamanı tekrar bugüne alalım. renkli ekrandan devam. ne işin var olm senin burda? bizim morpheus'u görmeye geldim, sen? ben de burda çalışıyorum. basılan bi iki defter vardı, onları teslim etmeye gittim. aklımda türlü şeyler dolanıyordu. ulan zamanında benden çok morpheus benzetmiştir bunu. ama o morpheus'un yanında çalışıyor. vay amınakoyim, dedim içimden. içeri girdim. selam morfi, nasılsın? dedim. çay hazır değil galiba? gülümseyerek sarıldım. morfi, sarılırken kulağıma; çay var da içicek ortam yok, şu salağı bi yere daha yolliyim, dur, diye fısıldadı. gülümseyerek, birazdan demlerim, ee ne var ne yok? dedi. cevap beklemeden; hüseyin, şu defterleri de vericektim sana yaa, hadi bi koşu eski sanayiye ali abi'ne bırakıp geliver şunları? ha? hüseyin isteksiz cevap verdi: olm kaç yıl oldu lan görüşmeyeli, bırak iki muhabbet edelim. olm, o daha burda, bak adamlara söz verdiydik bugün için. mahçup olmayalım, hadi kardeşim benim. iyi hadi iyi, nerdeydi onun dükkanı? eski sanayide sanayi lokantasının arkası, demirci ali abi desen, gösterirler. hüseyin bana dönüp; kaybolma bak bi yere, geliyorum, dedi. buralardayım, merak etme, dedim. hüseyin çıkarken morpheus; şşt şşt bak, diyerek; baş parmağını, işaret ve orta parmağın arasına sokmuş halde yumruk yaptığı sağ elini gösterdi. demirci ali abi, yeni sanayide, ben bu salağı eski sanayiye yolladım. eski sanayide 2, yeni sanayide de 3 tane sanayi lokantası var. arasın dursun pezevenk. en az 2 saat kafa raat amınakoyim, dedi. gülerek; hiç değişmiceksin dimi lan morfi? dedim. şartlar beni değiştiremez, ben şartları değiştiririm, dedi ve mutfağa gitti. iki ince belli bardakta dumanı tüten çayları getirdiğinde göz kırpıp, gülümsedi; yeni demledim, kaç şeker?

14 Eylül 2012 Cuma

saliha teyze


kartopu oynarız olm! on numara olucak! siktir lan, günlük güneşlik havada ne kartopu amınakoyim! lan mal, çıkınca görürsün! görücez, kar olmazsa, ordan bulduğum ilk dalı sokucam götüne! kar olursa da ben de o dalı kara bulayıp, sokucam sana, soğuk soğuk!
muhabbetinize sıçıcam beyler! acele edin lan!
puyol kar yok diye diretirken, mamut (mahmut değil mamut; ayıdan daha iri bi arkadaş) ille var, kartopu oynarız, diyordu. bir arabaya doluşup paşa yaylasına çıkmaya karar vermiştik. paşa yaylası, aydın'da yılmazköy'ün yukarısında, şehirden 18 km. uzaklıkta bi yayla. deresi derin, suyu serin bi yer. hani karpuz falan koysan (patlamayanından) suya, bi süre sonra yarılır ortadan. o derece soğuk suyu. biz 3 kafadar cepte metelik yok iken karar verdik yaylaya çıkmaya. on numara olucak falan derken gaza getirdik birbirimizi. puyol'la mamut'un boktan tartışmalarının ardından nihayet yola çıktık. yavaşla lan, yavaşla, diye haykırdı puyol birden. noldu lan? bişi yok olm, dekolteli bi hatun geçti az önce amınakoyim. memeler fora. off of! aklı yedim ben beyler. bu herif çıldırttı beni! mamut arabayı kullanıyordu. puyol birden haykırınca frene asıldı. arkadaki araçlar da kornaya. gene bi tartışma yaklaşıyordu. mamut söylenmeye devam etti bağırarak. abaza herif abi, abaza amınakoyim! daha ne olsun ki? ne bekliyosun yani! siktir lan dallama, sen de göte memeye bakıp 31 çekmiyo musun? ibne misin lan sen? uzamasın diye araya girmek gereği hissettim. olm, o değil de yukarıya çıkarken acıkırız lan. marketten falan bi şeyler mi alsak? kafanı uzat, dedi puyol. noldu lan, dedim. alnından öpücem, dedi. çok mantıklı konuştun be olm. karnımda mozart çalıyor amınakoyim. saygı duyun beyler. sonunda yılmazköy'e ulaştık. köy bakkalına girdik. adam bizi şehirli görünce giydirmeye kalktı. çubuk krakere 1.25 TL fiyat çekiyor lan. kodumun herifi, diye geçirdim içimden. kazıklıycak yer arıyor. köylü falan deyip geçmiycen olm, asıl uyanıklar orda amk. içeri bi teyze girdi. saçları ağarmaya yüz tutmuş, kara gözlü, esmer tenli, 70lerini yaşadığı belli bi teyze. ekmek aldı bakkaldan. döndü bize, siz buradan değilsiniz evladım, yaylaya mı çıkıyosunuz, dedi. evet, teyze, bişiler alalım dedik ama bakkal ateş pahasıymış, dedim. amacım bi yandan da bakkala laf sokmaktı. açsınız yavrum, belli. böyle abur cuburla karın doymaz. gelin benimle, dedi teyze. birbirimize baktık. puyol'la göz göze geldik. tamam anlamında gözlerini kapadı puyol. takıldık teyzenin peşinde. köyün üst taraflarında bi evi varmış. arabayla oraya kadar çıkardık. benim de oğlan var 2 tane sizin gibi. biri öğretmen olacak inşallah, birisi işletmeci. kızım da var, ben de onun yanına gelmiştim. everdik kızı, çok oldu. teyze hikayesinden kesitler sunarken, amca ne iş yapıyo teyze, dedim. elbette ki mesleği beni ilgilendirmiyordu, yaşayıp yaşamadığını merak etmiştim. amcan zeytincilik yapardı oğlum, öte yana gitti. çok oldu. traktör ezdi, dedi. başın sağolsun teyzem, derken o kadın annem gibiydi sanki. böyle bi şevkat, bi sevgi, bi sevecenlik, bi sıcaklık... evine vardığımızda "oturun yavrum" deyip bahçedeki çardağı gösterdi. asmalardan yaptığı çatısından güneş girmiyordu. gittik, saman minderlerin, saman yastıkların üstüne oturduk. 10 dakika sonra teyze içerden çıkageldi. Elinde bi tepsi, üzerinde 2 ekmek ve bir tava. teyzem, açız diye 4 yumurtayı kırmış, üzerine de egelilerin kesik dediği diğer yerlerde ekşimik olarak bilinen peynirden serpmiş, kırmızı biber de dökmüş biraz. sarı, beyaz, kırmızı. yanına da yeşil soğan koymuş biraz. ayran da dövmüştüm, ondan da getiricem, siz yeyin yavrularım, dedi teyze bize. donakaldım. ulan, dedim içimden, hiç tanımadığımız bi kadın, bizim gibi 3 hıyarı alıp, karnımızı doyurucak ve bu kadar güvenecek? gidip, altınını parasını çalsak çalarız. buz gibi ayranları da getirdi teyzem. hani o an lüks bi restorandan en iyi pişmiş etler, kuzu dolmalar, rostolar falan gelse o kadar lezzetli olamaz. buz gibi gelir, o gelenler. bi de sofraya bakkaldan aldığı o 2 ekmeği koymuş. taze taze. teyze, dedim. bu böyle olmaz. varsa yapılacak işin yapalım, eksiğin varsa alalım. allah razı olsun, karnımızı doyurdun da bizim de sana bi faydamız olsun, mahçup olmayalım? teyzem gönülsüz, teyzem can, teyzem canan. yok yavrum ne ihtiyacım olacak bu yaşta, bi allah razı olsun demeniz yeter. size duamı eksik etmem, dedi teyze. yedik, içtik, bütün bir ana sıcaklığını tattık. teyzeden ayrıldık. ismini sordum, saliha'ymış. bakkala geri döndük 3 ekmek aldık. bi de bisküvi. yoldan çevirdiğim bi çocuğa, bu bisküviyi ister misin? dedim. evet, dedi, neşeyle çocuk. senden bişi istiycem ama yaparsan veririm, dedim. tamam. bak şimdi, bu ekmekleri alıp, saliha teyze'ye götüreceksin. yukarıda evi, biliyo musun evini. hıhı biliyom. tamam o halde, al bakalım. bisküviyi çocuğa uzattıktan sonra içimden, bir gün saliha teyze gibi birilerinin karnını doyurabilecek olgunluğa erişmeyi diledim. yayla bizi bekliyordu. egzoz dumanının arasından bi elinde ekmek poşeti, diğer elinde bisküvi yokuşu gayretle tırmanan çocuğu izledim. hakkını helâl et saliha teyzem, hakkını helâl et.

7 Eylül 2012 Cuma

göt cebindeki çikolatalı gofret


05.09.2012 - 16:30 civarı.
kafamı cama yaslayıp, takır tukur titremesini cok seviyorum. uyumak mümkün değil. morarmaya yüz tutmuş şakak da cabası. ama zevkli amınakoyim. sırf bu yüzden cam kenarı alırım hep biletleri. ama bugün cam kenarı messi'nin. kardeşim o benim. olacak o kadar amınakoyim. bilecik'i bilenler özbilecik "firmamsısı"nı da bilirler. bursa'ya gidiyorum. otobüs hazır bekliyor. otobüslerde de bu eskiden kullanılan, bi en başta, bi orta kapının orada olan 35 ekran televizyonlardan var. ama hiç açılmıyor. bi show tv doktorlar olsa onu bile izliycem amınakoyim ama yok. bazı otobüslerinde çağ öncesinden kalma küllükler var. o zamanlara yetiştim, yetişmesine de hiç hatırlamıyorum. sanki hep sigara yasağı vardı. sanki istanbul'dan antep'e giden yolcular hiç sigara içmiyordu otobüste, sanki o samsun'lar, maltepe'ler, uzun 2001'ler hiç içilmedi. öyle bi hüzün var, koltuk arkası küllüklerde. yanimda messi var. evet, kadronun en teknik adamı. messi. beraber bursa'ya gidiyoruz. otogara inip, bi sucuk ekmek yedikten, bavulları hazırladık. sonra tekrar otogara inip, birer de sigara yakarak otobüsün hareket saatini bekledik. otogar ana baba günü. bağırış çağırış. bi çılgınlık, bi mücadele, bi müşteri kapma, bi prim sevdası. sistem de zorlamıyor değil. ben de, yazın getirdiği rahatlıkla mini, askılı falan giymiş  bi iki kızı kesiyorum. memeler fora zaten. az buçuk da güzel göt olunca, değmeyin keyfime. kızın biri farketti kestiğimi. içinden "uff slak .s.s" falan diyor, gözlerinden de hissettiriyor. amınakoyim ben mi dedim mini giy, genital bölgene kadar aç bacaklarını diye. ben de, kızın götü kalkmasın diye kafamı çevirdim. mikro'ya da rastladık otogarda. mikrobiyoloji ve genetik okuyor. vedalaştım onla da. hakkını helâl et, falan dedim. ben etmedim. ahirette alıcam sevaplarını ibnelerin. hep öyle yapıyorum. sikerim lan, huri var işin ucunda. nihayetinde otobüse bindik. özbilecik otobüsleri dolmuş gibi. yani bildiğin otobüs ama dolmuş gibi davranıyor. girip çıkmadığı delik yok. her yerden yolcu alıyor. birkaç dakika sonra zaten dolu olan otobüsü ayakta yolcular işgal etti. yaşlı bi amca var. messi yanımda. kulaklığı taktık, müzik dinliyoruz. yaşlı amca gözü bana dikti. yer ver, diyor gözleri. ayakta bir de kız var ama nasıl bi kız amınakoyim. kolları çiğköfteci kolu gibi. bende o kadar kıl tüy yok. hayır, tatlı da bi kız ama o kol ne be amına tekme attığım? o kol ne? o kıl ne? bi ara bizim koltuğa tutunmak için yanıma geldi. yukarıdaki klima da açık. bi baktım kol kılları usul esen rüzgarla dalgalanıyor. vay amınakoyim, dedim içimden. allah'tan çok durmadı. hoşlanmış gibi baktım, o da arkaya doğru ilerledi. yavşıycam falan sandı heralde. dayı hala bana bakmaya devam ediyor. 70'i devirmiş tahminen, ensesi tema reklâmlarındaki kurak topraklar gibi. bölük pörçük. az bi sakalı, bolca bıyığı var. kaşlar desen artık bağımsızlıklarını kazanmış. muavin farketti durumu. şimdi yer vermek isterim, eyvallah da 15 tl vermişim amınakoyim. götümü bi yere koymam lâzım. şart! muavin ilk durakta arabadan indi, bagaj kapağını açtı ve bir tabure çıkardı. muavin götü diye bişi var amınakoyim. gözümle gördüm. hani yanından geçerken mutlaka koluna değen götten bahsediyorum. cam kenarında değilsen mutlaka değer o göt. öyle bi göt o. orospu çocuğu! dayıya uzattı tabureyi. dayı, dedi. al bunu en arkaya git, otur. dayım gariban, dayım çiftçi, dayım yaşlı, dayım yorgun ama gururlu. boyun büktü yılların memet ağa'sı. (ismini bilmiyorum ama çok memet ağa gibi duruyordu.) gitti arkaya tabureye oturdu. gel dayı, ben oraya geçerim, desem neredeyse bir km. yol var. ayakta yolcu dolu amınakoyim. iş işten geçti. muavin umursamaz, muavin piç, muavin orospunun ta kendisi, muavin ibne, koca götlü muavin! baktım bu ayakta 2 saat gitme muhabbetinden herkes memnun. bir kişi de çıkıp demiyor ki; "aga bu nedir?". koyun milletime sövdüm bir kere daha. memet ağa çok durmadı, bi köy girişinde indi. şehre inmiş belli ki. çocuklar, torunlar bekler. cebine de bir çikolatalı gofret sokuşturmuştur, diye hayal ettim. ya ceketin iç cebinde, yada pantolonun göt cebinde. küçüklüğümü hatırladım. babamın, dedemin elinde getirdikleri değil de göt cebinden çıkardıkları heyecanlandırırdı beni. tabure üstünde göt cebindeki gofreti düşündüm sonra. çikolatası kağıda sıyrılmış, ezilmiş ama yine de bir çocuğun ağzını tatlandırmaya hazır gofret. sen ne büyük nimetsin. hepimiz aynıyız aslında. ezilmiş, yorulmuş, tükenmiş ama yine de nasılsın diye sorduklarında iyiyim diyebilen, hala muhabbetinden tat alınabilen insanlarız. hepimiz memet ağanın göt cebindeki çikolatalı gofretiz aslında. farkında bile olmadan ağız tatlandıran...

27 Ağustos 2012 Pazartesi

parça tesirli

daha yeni geride bıraktığımız ramazan'daydı. evdeydim. akşama iftar için pide falan almaya çıktım. fırında bi yarım saat kadar kuyruk bekledikten sonra cayır cayır yanan pideleri aldım eve doğru yolladım. ha oruç tutuyo muyum? hayır. tutana saygım var ama 17 saat de çekilmiyor be amınakoyim. dönerken yol kenarına park etmiş bi transiti ve kasasında her biri kim kardashian götü gibi karpuzları gördüm. giderken, bi tane de karpuz alayım, akşama soğuk soğuk yeriz, diye geçirdim içimden. gittim karpuzcuya, orta yaşlarda, esmer, kır sakallı bi dayı. selami o kim dayı, dedim. (selamünaleyküm'le benzerliğini keşfettiğimden beri insanlara bu yolla selam vermek en büyük hobilerimden oldu, böyle de boş beleş bi insanım amınakoyim.) aleykümselam, dedi. dayı dedim tane mi kilo mu? valla akşam pazarı yeğen taneyle veriyorum, dedi. göte atılan şaplak gibi bi ikisini tokatladım. kim'in götüne çok benzeyen bi tanesinde karar kıldım. dayı, dedim, kaça bu? adam manasız manasız suratıma baktı. 3, dedi. birim söylemedi. hani yuro dese sıçtık amınakoyim. dayı, dedim. ben buna 3 vermem. olur bişi söyle, dedim. ya kaç vereceen? dedi dayı. olurunu söylersen anlaşırız, dayı dedim. 2.5 ver götür, dedi. baktım dayının elinde baya karpuz var. mecbur satıcak bunları diye geçiriyorum içimden. dayı, dedim. 2 veririm buna. olurdu olmazdı derken, bombayı patlattım. pazarlık sünnettir, dayı dedim. ramazan'ın da etkisiyle huşu içinde olan karpuzcu sakalını sıvazladı. eyi hadi, al götür, al götür! dedi. bi elimde bi pide, bi elimde karpuz eve gittim. karpuzu mutfağa masanın üstüne koydum. annem de dolaba sığmayacak diye sahura bırakmış kesme işini falan o gece öylece yattık.
sahura yakın bir vakitte bi gümlemeyle uyandım. baktım ev ahalisi ayakta. sahur topu patladı sandım amınakoyim. saate baktım, saat daha erken. bahçede bişi devrildi falan diye düşünüyorum. sonra odalara falan bakayım derken, annemin sesi evi inletti. mutfağa koştum. rabb'in bi mucizesine tanık oluyorduk. karpuz patlamış amınakoyim. bildiğin patlamış. mutfak dolaplarına, duvarlara falan girmiş çekirdekleri. öyle böyle değil. ambush! diye bağırıp, kendimi yere atasım geldi. suikast yapılır lan bunla. yeterince içi geçmiş bi karpuzu salonun ortasına koyucan gece, tamam amınakoyim. yerle bir. baktım patlama baya şiddetli. annem bana saydırıyor. ortalıktan çekildim. derin düşüncelere daldım. hani bugüne kadar, evrimle ilgili, biyolojiyle ilgili bildiğim ne varsa sorguluyorum. kişilik oturtuyorum karpuza. sıkıntıdan patlamak bu olsa gerek, diye düşünüyorum. etimolojiye giriyorum hafiften. acaba, diyorum. bu söz, harbi harbi başına böyle bir şey gelmiş biri tarafından mı söylendi zamanında? kafamda deli sorular. ciddi ciddi suikast yöntemi olarak kullanılır amınakoyim. hayır, dayı bi yerinden kesse, içine bomba koysa sabaha yoktuk. kodumun teröristi. karpuz terörüne tanık olduk amınakoyim. götü zor kurtardık. kim'in götü bizimkinden büyükmüş. bir kez daha anladık. götün büyük kim, saygı duyuyoruz... kızma bu kadar.

ama sonunda sırrı çözdüm. http://www.sabah.com.tr/Dunya/2011/05/17/patlayan-karpuzlarin-sirri

3 Ağustos 2012 Cuma

yüreğin ayak acısı

1 - 0
2 - 0
3 - 0
5 - 0
eee! sikerim lan böyle oyunu! noldu lan? verdiler mi koltuk altına? ahahahaha! he yarraam, he! amınakoyim zar mı geliyo da oyniyim. en işe yaramayan yerde çift gelir; geri kalanı 2 - 1. götüne girsin o 2 -1! olm napiyim lan, atıyorum geliyo. tamam lan, tamam. çay söylüyorum ben. içiyo musun? olur olur. tavlayı çok iyi bilmem, beceremem de. bi zar gelir parmakları üçgenlerin üzerine basa basa, bir iki üç dört diye sayarım. o derece bi tavla bilgim var. ama yine de vakit geçsin diye oynadık bizim deloğlan'la. keloğlan gibi, ama bu deli olanı. otogarda onu uğurlamak için bekliyorduk. az köşede oturup, çay içeriz, tavla atarız demiştik. ve ben yarraa yiyen taraftım. çayları söyledik. birer de sigara yaktık. uzaktan orta yaşı hafif geçmiş, kır sakallı, üzerinde mont olan bi amca bizi kesiyor. bi utanma sıkılma halleri içinde. önce aldırmadım. sonra dayı yaklaştı. masanın üzerinde duran sigara paketine dikti gözü. sigara isteyeceğini düşünerek pakete hamle yapmaya hazırlandım. nah çekmek için de bir elimi hazırladım. deli deli adamlar bizi buluyor amınakoyim. adam 1.5 dakkada parliament'i bitiriyor. 1.5 dakika lan. nerenle içiyosun göt lalesi?! onlardan sandım. dayı kulağıma eğildi. bize iki çay ısmarlayabilir misiniz, dedi. gayet de kibar sordu. deloğlan'la göz göze geldik, napalım der gibi. sonra, abi, dedim. öğrenciyiz biz. yola çıkıcaz zaten birazdan. kusura bakma, dedim. peki, deyip uzaklaştı. ileride iki muavin çay içiyordu. onlara yanaştı. onlar çay söyledi. bizim deloğlan öyle bir açıyla oturmuş ki amınakoyim, adamın yanındaki kadını görmek mümkün değil. adamı göz ucuyla takip ettim. masasına baktım. masanın üstünde bi kuyumcu torbası. karşısında şalvarlı, böyle elleri öpülesi, yanakları mıncırılası bir köylü kadını. hassiktir lan, dedim. kadını görmedik amınakoyim. yarrak var gibi geri çevirdik adamcağızı. ne bok yiycez şimdi? kadını süzdüm şöyle bir. abi bak, allah seni inandırsın, gözümden yaş boşaldı, boşalacak. kadının bi ayağında terlik var. diğer ayağında sadece çorap. o da delik. dilenmiyorlar amınakoyim. kimbilir neden dışarıdalar? nereden gelip, nereye gidiyorlar? gayet de utana sıkıla içtiler çayı. kendilerininmiş gibi değil. hani muavin gelse; yarıda bırak lan o çayı, dese; boyun bükecekler, belli. adama baktım, o da zaten perişanlıkta teyzeden öte bi halde. ulan bir vicdanım sızladı. yanımda aksi gibi de para yok. kartlar da yanımda değil. deloğlan elini cüzdana attıysa da, az önceki tavrımızdan utandık. gidip özür dileyip, bi' şeye ihtiyacınız var mı amca, diyemedik. o sırada otobüs de geldi zaten. masadan ayrıldık. deloğlan otobüse valizlerini veriyordu. döndüm baktım. ikisi de kalktılar. yavaş yavaş merdivenleri tırmandılar.  çarşıya doğru yollandılar. deloğlan otobüse bindi. otogardan ayrılacaktım. aklıma düştü teyzenin terliksiz ayağı. o ayak, yere basarken acıyordu muhtemelen. o ayak kadar değildi belki ama yüreğim acıyordu. vicdan ne kötü şey. utanç ne kötü şey. halbuki o adamın gelip, rica ederek, utana sıkıla istediği şey iki bardak çay amınakoyim. versen ne, vermesen ne! önyargı ne kötü şey. o teyzemin ayağının acısını ta yüreğimde duydum. o haline rağmen gülen yüzüne can kurban. vicdanım sızlıyor...

17 Temmuz 2012 Salı

ghost recon future soldier

(oyun incelemesi değil beyler, raat olun. ama bi bölümle ilgili az buçuk spoiler içerir.)

> RESTART FROM LAST CHECKPOINT
> RETURN TO BRIEFING
> QUIT GAME

mouseun okunu seçenekler üzerinde gezdirirken ağız dolusu küfür ediyordum ubisoft'a. amınakodumun çocukları böyle oyun mu yapılır? zorlaştırıcaz diye bu kadar mı kasılır? siktimin ibneleri! lan yürüyoruz bildiğin, gökten bi mermi geliyo ölüyorum. sikicem böyle işi, dedim en sonunda. lan olm, bak şimdi. afrika'daki bi cia ajanı, oradaki silah kaçakçıları tarafından kaçırılıyor. adamlarda uyuşturucu, silah, kadın her bok var. bunu bi konteynıra koyuyorlar. siktimin yerinde konteynırın etrafı siper dolu. konteynırdan adamı çıkartırken arkamızdan helikopterle adam indiriyorlar. buraya kadar normal. lan amın feryadı, insansın sen insan! kodumun döl israfı! 4 kişi ortamıza ajanı alıp, allah allah nidalarıyla ordunun içine dalıyoruz. bu mu lan özel kuvvet mantığı? hani nerde senin o eğitimin? o etraftaki siperler? adam ajan amınakoyim. at siperin arkasına adamı, geç, çatış, ortamı temizle; temiz temiz gönder kargoyu. ama yok. ille bi mallık yapıcaz. bodoslama giricez içeri. sikeyim dedim böyle işi. hayır pcyi kapiyim diyorum, ulan merak da ediyorum şimdi, sonraki bölümde ne olucak, diye. oyun bağımlılığım olmasa tamam. ama napiyim, oturdum mu bitirmem gerekiyor. onu da zaten bi kaç günde falan bitirdim. normalinde 10 saatlik falan bir senaryosu var. ama işte parça pinçik oynayınca hikayeyi kaçırmış oluyosun. ama allah'tan fazla bi bok yok hikayede. haa, bu böyleydi demek ki, diyerek anlıyosun geri planı. genel olarak güzel oyun da; bazı bölümlerde özel kuvvet mantığı tamamen geri planda tutulmuş. bodoslama gir diyor sana. bu, operasyon anında takım arkadaşının sana yaklaşıp; hassiktir lan, susturucu takmayı unuttum, demesi gibi bişi. ubisoft, iyisin hoşsun ama şunları yapma be gözüm.

götü güzeldi

bensiz ilk adımını atarken arkasından bakmadım. gözüm götüne falan takılırdı belki. belki duygusal bir kaç söz ederdim kendi kendime. kahvemi fondipleyip masadan kalktım. kafamda deli sorular yoktu. bunu bekliyordum. istiyordum da açıkcası. eski bi arkadaşımla buluşmuştum. kız'dı. bi arkadaşı bizi bi kafede otururken görmüş. gitmiş, seni aldatıyor diye tutmuş getirmiş bunu. uzaktan göstermiş. biz de o sırada gülüp eğleniyoruz tabi. aldatıldığını düşünmüş. o günün akşamına kadar attığım iki mesaja cevap gelmemesine aldırmadım. aklımdan geçenler başka şeylerdi. buluştuğum arkadaşımla çok şeyden bahsedemedik haliyle. eski muhabbetler de bi yerde tıkanınca, bu yeni bulduğu çocuğu ballandıra ballandıra anlatmaya başladı. ben de ilgisiz dinliyorum. aklımdan bana ne amınakoyim, diye geçiriyorum. bana ne!!! siktimin yerinde, senin sevgilinin ne kadar süpersonik bi insan olduğunu mu konuşacağız? şimdi böyle düşünüyosun. ayrılınca süpersoniklikten sikkoluğa geçiş yapacak olan yine aynı kişi. bence ilişki de böyle bişi. bir insanın süpersoniklikten sikkoluğa geçiş süreci. o gece gelen mesajda yarın ilk buluştuğumuz yere gelmemi istiyordu. önemli bişi konuşacağımız kesindi yada retro yapmak istemişti. ertesi gün buluşmaya biraz geciktim. içeride bir masaya oturmuştu. eli titriyordu. düşünceli ve sinirli gibiydi. selam verdim. almadı. konuşacaklarımız var, dedi. konuşalım, deyip oturdum. ben sana ne yaptım, diye sordu. anlamsızca bakıyordum. ne demek şimdi bu amınakoyim, dedim içimden. sen dün nerdeydin? bi arkadaşımla buluştum. hani evdeydin? evde işlerim var diyordun? yahu öğleden sonra görüşmeyeli uzun zaman olan bi arkadaşım aradı, burdaysan buluşalım, dedi ve buluştuk. ne var bunda? bunu mu konuşacağız şimdi? hayır, beni arkadaşım diye yutturduğun o kalktakla aldatmanı konuşacağız! "ne aldatması amınakoyim ya? manyak mısın sen?" dememi beklediğine emindim. demedim. dinliyorum, dedim. dün arkadaşım aradı, sizi kafede güle oynaya görmüş, maşallah pek de samimiymişsiniz! beni çağırdı, görmek istiyosan gel, dedi. seni arıycaktım ama gidip görmek istedim. gördüğüm manzaranın beni ne kadar yaraladığını anlayabileceğine zerre ihtimal vermiyorum gerizekâlı! elin karısıyla kızıyla dolaşıyosun, bana yalan söylüyosun ve en kötüsü ben bunları biliyorum ve aldatılışıma şahit oluyorum! sesi giderek yükseliyordu. ağladı ağlayacaktı, titriyordu. usulca bir rüzgar saçlarını dalgalandırdı. gerçekten onu aldatmış olsaydım eğer, o kızın buna üstünlüğü olup olmayacağını düşünüyordum. saçları dalgalanınca gözüme güzel göründü. yan tarafta bir çift oturuyordu. gülüyorlardı. mutluydular. biz burada saçma bir konuyu tartışıyorduk. düşünmeye daldım. birkaç saniye içinde kızların ve erkeklerin suratlarını boyayıp, evde dizi çıkmış eşofmanlarını çıkarıp, marka kıyafetler, kokular ve bilimum kişisel bakım ürünü uyguladıktan sonra vitrine çıkarmaya hazır ettikleri vücutlarını düşündüm. ve o makyajlanmış vücutların içine hapsedilmiş, bir şey olma zorunluluğu hisseden, asla o şey olamayacak olan ruhlarını. yapılan pazarlıkları. tatmin edilen cinsel duygularını ve hırslarını... kendime geldiğimde, sorgulayan ve kızgın gözlerle bana bakıyordu. bir şey de gerizekâlı, bir şey de, diye bağırdı. irkildim. bunu beklemiyordum. seni aldatacağıma inanıyorsan, kapı orda, gidebilirsin, dedim. bir 10 saniye kadar durdu. hızla çantasını topladı ve bitti, buraya kadar, yeter artık, diyerek kalktı. arkasından bakmadım. ama baksaydım bile dön demeyecektim. kendimi savunmadım. ihtiyaç da duymadım. artık bir yabancıydım onun için. belki bir daha, bir yerde görseydim onu; güzel kız lan, götü de iyiymiş, derdim. bir yabancı gibi. iki yabancı birbirini ne kadar iyi tanıyabilir ki? bir daha hiç karşılaşmadık. ortak arkadaşlarımızdan haber falan da almadım. belki o almıştır, bilmiyorum. götü güzeldi, bir de rüzgarda savrulan saçları.

7 Temmuz 2012 Cumartesi

arpej

tellerin arasında olaşan parmakları gözüme takıldı. serin bir yaz akşamıydı. ortadaki büyük tabakta dilimlenmiş karpuzlara daha dokunan olmamıştı. yazlık bir evin bahçesindeki masanın etrafında toplanmıştık. aramızda ''yaz aşkı'' muhabbeti geçmesin diye sikik sikik ''naber kanka?'' diye söze giren kızlar vardı. kanka ayağı, göt ayağı amınakoyim. bunun bi açıklaması yok. oturduk. tabi telli çalgılardan zerre çakmayan ben; gitar çalan, saçları yapılı, 2 aylık fitness sonucu ''olmuş lan burası, baksana şiş şiş'' kıvamındaki vücuduyla yeni tanıştığım ve hakkında ''tam bir gerizekâlı'' diye düşündüğüm çocuğun gitar üzerinde gezinen parmaklarına dalmışım. yanımdaki arkadaşım beni çatalın ucuyla dürttü. noldu lan, dedim. bişi yok lan, burda mısın diye kontrol ettim, dedi. daldın gittin, ne düşünüyosun? hayır duygusal bişi de çalmıyoruz daha, dedi. sana ne amınakoyim, demek geldi içimden ama; yok bişi, demekle yetindim. sonra ara verdik. kareli, her yazlıkta en az bir tane bulunan şu muşamba gibi masa örtülerinden vardı masada. karpuz tabağındaki soğuk savaş başladı. herkes en kırmızısını, en çekirdeksizini kapmaya çalışıyordu. bi ara tiz bir sesin, kanka yeaaa, diyen çığlığını duydum. (gülüşmeler) gitar çalan elemanla, sağımda oturan kızın (bitchgirl) çatalları savaş esnasında birbirine girmiş. biz kendisine bitchgirl diyoruz, ama o beachgirl anlıyor. niye böyle diyorsunuz diye sorduğunda, plajdan eve girmiyosun kızım, ehehe, falan diyoruz. bu da yiyo tabi. oğlanın içinde hafif bi burukluk. belli ki piyasa yapmaya getirmiş gitarı. heveslenmiş. iş çıkar demiş. kanka yeaa'yı duyunca da kalbinden bişiler koptu gitti bence. o saatten sonra boku bokuna çalacağını, gidip evde porno izlese daha keyifli saatler geçireceğini düşündü kesin. yüzünde öyle bir hassiktir ifadesi vardı. karpuzu yedikten sonra bir sigara yaktım. şimdi geliyorum, diyerek masadan kalktım. sigara almaya gidiyordum ki; bizim spastik'i gördüm. (bu da puyol gibi işte.) naabıyon lan, dedi. iyidir lan, dedim, sen naabıyon? nolsun ya, çıktım dışarı biraz hava alayım diye, koduğumun havası da gavur amı amınakoyim, dedi. karpuz ye olm açılırsın, dedim. ya bırak allaşkına, sen nerden lan böyle? yav oturuyoduk şurda, çetoların yazlıkta. kafamda çetoların yazlıkla spastik yanyana gelince bi ampûl yandı. hassiktir lan, dedim içimden. olm bu piç, bizim beachgirl'e yazmıyo muydu lan, dedim. spastik, bitchgirl'ü duyunca; harbi mi lan, diye atıldı. yarra yedin, dedim, gitarlı çocuk. yarra yedin. saldım spastiği üstüne. sen git, ben sigarayı alıp geliyorum, dedim. markete bi 10 dakika yürüycem. bi iki bira mı alsam, falan diye düşünüyorum. gittim; abi, dedim, selamünaleyküm. ne selamı amınakoyim ya, dedi. 1 saat sonra sikişe gidicem. ne istiyosun, dedi. abi, dedim hayırdır, rus falan mı düşürdün? yok lan, dedi. türk bu türk. eşşek siksek yeri ya, naabıcan yoklukta idare ediyoruz, dedi. iki bira, bir paket de sigara aldım. dönerken baktım kızlar çıkmışlar evden. gidiyolar. çok muhabbetim olmadığından sormadım nolduğunu. tam eve girecekken kapıda bizim spastiği gördüm. noldu lan, dedim. kaçırdın mı kızları? yok amınakoyim, dedi. geldim, bi baktım. çatalları birbirine geçirmişler gülüp eğleniyolar. dedim sikerim öyle işi. kodumun piçine ''o çatalı götüne sokarım senin'' dedim. gel lan dışarı dedim. gelmedi ibne. orospu çocuğu. oha amınakoyim, dedim. naptın lan sen yarrak kafalı? kız çocuğa kanka falan diyo amınakoyim. sikip atmışsın ortamı, dedim. sikerim öyle kankalığı, dedi. neyse ben kaçıyorum moruk. o piç de kaçtı gitti zaten. çıkmadı dışarı, bi çıksa sokucaktım o çatalı götüne, piç herif, dedi. hızlı adımlarla evine doğru yollandı. içeri girdim. çeto bana baktı. amınakoyim nerden çıktı lan bu spastik, dedi. ne biliyim olm, dedim. biliyosun bitchgirl'e vurgun. geçerken görünce atlamıştır içeri, dedim. hay sikeyim böyle işi, dedi. biraların birini uzattım. hadi madem, bari masa boş kalmasın, dedim. dertsiz geçen günlerin şerefine! çın sesine karışan kuş seslerini dinledim. cırcır böceklerini. ulan, dedim, içimden; ne bir kadınla yatmak, ne bir çatalı birinin götüne sokmak, ne gitarla piyasa yapmak beni bu kadar mutlu edemezdi. sessizlik ve huzur. teşekkürler spastik. seni biraz kullandım ama olsun. kodumun arpejci liselisinden kurtulduk. kanka ayağına kaşarlık yapan kızlardan da. 5 dakika sonra zeki müren'in berrak sesi kuşların, uzaktan gelen dalgaların sesine, rüzgarın hafif uğultusuna, yaprakların hışırtısına karışıyordu. yıldızlarla dolu gökyüzüne bakıp derin bir nefes aldım ve gözlerimi kapayıp, kendimi huzurun içine bıraktım.

5 Temmuz 2012 Perşembe

bir yudum daha

içimdeki sigara yakma isteğini bastırmaya çalıştım. birini daha yeni bitirmiştim. daha önce çok kereler, başka sebepler için geldiğim bu şehre bu kez onun için gelmiştim. şehri çok bildiğim söylenemezdi. çok gezmemiştim. aklım allak bullaktı. biramdan bir yudum daha aldım. ellerimi açarak, sanki yüzyılın en önemli konuşmasını yapacakmış gibi hazırlandım. geceki mesajlardan, yahut ilk izlenimlerden masadan olumlu bir sonuç alarak kalkmayacağımı biliyordum. bu yüzden aslında konuşmamızın da bi mantığı yok gibi geldi önce. ancak bu kadar yolu bir kez olsun oturup konuşmadan kalkıp gitmek için tepmemiştim. derin bir nefes alıp konuşmaya girdim. beni biliyosun, senle ilgili düşüncelerimi, duygularımı biliyosun. aslında ben senden bi cevap bekliyorum şu anda. sanki sonucun ne olacağını bilmiyormuş gibi, son umut kırıntılarımı tüketmek için sormuştum bu soruyu. kendime inandırmak istediğim hayali, birazdan kulaklarımda yankılanacak bu acı kararla öldürmeyi planlamıştım. çünkü ancak bu şekilde bu hayal denizinde boğulmaktan kurtulacaktım. su beni içine çekiyordu. kendimi anlatmaya çalıştım. dinledi. bahanelerden temizdim. ya anlattım ama o anlamadı, yada ben anlatamadım. orada; hayır olmaz, cevabı değildi önemli olan. sadece lafı eveleyip geveleyip, biraz daha uzatıp, o güzelliği seyretmek istiyordum. bir an bile değerliyken hayatta, güzel geçen bir zaman dilimi paha biçilemezdi. sevgilim olmasını isterdim. istedim de. ancak bu biraz his işi. biraz karşılık işi. platonik platonik nereye kadar amınakoyim?! hayalimdeki kıza o kadar yaklaşmıştım ki, karşımda duruyordu. oradaydı. elimi uzatsam tutacaktım. tokat yemekten korktum ve kendimi tuttum. (korkumu sikeyim). belki yiyeceğim o tokat onu hiç unutmamamı da sağlayacaktı. bi yandan iyi oldu diye de düşünmeden edemedim. bu şehrin havasını, suyunu, sokaklarını hiçbir şeyini sevmiyorum. daha önceden bir yaram vardı bu şehirde. her şeyimin boktan gittiği bir şehirdi burası. yaptığım işi bıraktıktan sonra bir daha uğramamak için söz vermiştim kendime. bir şekilde buraya çekiliyordum. konuşma benim için kısa, dünya için uzun sürdü. bir şekilde biteceğini ikimiz de biliyorduk. ertesi günün gelmesini bir yandan istiyor, bir yandan istemiyordum. bu şehirden ayrılacaktım. iyi bir şeydi bu. bir daha onu göremeyecektim. bu da en kötüsüydü. metroyla süren yolculuk anında başımı cama yasladım. metro yolunun duvarlarına takıldı gözlerim. kafamda düşünceler esmiyordu. sadece veda sözcüklerini hayal ediyordum. ikimiz de birbirimizin ne kadar süper birer insan olduğumuzu ama bu iki süper insanın bir araya gelemeyeceğini söyleyecektik. sebep kısmı boş bırakılacaktı. puanlamaya dahil değildi orası. terminalden otobüslerin çıktıkları yola doğru yönlendim. bir yarım saat kadar yürüdükten sonra ana yola çıktım. gelen geçen kamyonlara otostop çektim. 3. kamyon durdu. karpuz taşıyordu. şöförü konuşturmaya yönelik sorular sordum. yeni bir hikaye dinliyordum. hepsine benzer; hepsinden farklı. susmak için uygun bir zaman değildi. gitmek istediğim yere vardığımda 4,5 saat geçmişti. biraz vakit geçtikten sonra hoşçakal'lı, son'lu veda mesajını attım. bir de şarkı armağan ettim. aklımda ise başka bir şarkı çalıyordu. ne olursa olsun, su akıp yatağını buluyordu. seni tanımak güzeldi, dedim. seni de tanımak çok güzeldi, çok iyi birisin, dedi. bu faslı uzatmak acı verici oluyordu. bu yüzden, hoşçakal, diyerek konuyu kapatmak istedim. beklediğimden farklı bir cevap değildi gelen: hoşçakal. şimdi bir sigara daha yakmanın vakti gelmişti. çakmak tütünü yakarken çıkan çıtırtıyı duydum. derin bir nefes aldıktan sonra camdan berrak gökyüzünü seyre daldım.