17 Temmuz 2012 Salı

ghost recon future soldier

(oyun incelemesi değil beyler, raat olun. ama bi bölümle ilgili az buçuk spoiler içerir.)

> RESTART FROM LAST CHECKPOINT
> RETURN TO BRIEFING
> QUIT GAME

mouseun okunu seçenekler üzerinde gezdirirken ağız dolusu küfür ediyordum ubisoft'a. amınakodumun çocukları böyle oyun mu yapılır? zorlaştırıcaz diye bu kadar mı kasılır? siktimin ibneleri! lan yürüyoruz bildiğin, gökten bi mermi geliyo ölüyorum. sikicem böyle işi, dedim en sonunda. lan olm, bak şimdi. afrika'daki bi cia ajanı, oradaki silah kaçakçıları tarafından kaçırılıyor. adamlarda uyuşturucu, silah, kadın her bok var. bunu bi konteynıra koyuyorlar. siktimin yerinde konteynırın etrafı siper dolu. konteynırdan adamı çıkartırken arkamızdan helikopterle adam indiriyorlar. buraya kadar normal. lan amın feryadı, insansın sen insan! kodumun döl israfı! 4 kişi ortamıza ajanı alıp, allah allah nidalarıyla ordunun içine dalıyoruz. bu mu lan özel kuvvet mantığı? hani nerde senin o eğitimin? o etraftaki siperler? adam ajan amınakoyim. at siperin arkasına adamı, geç, çatış, ortamı temizle; temiz temiz gönder kargoyu. ama yok. ille bi mallık yapıcaz. bodoslama giricez içeri. sikeyim dedim böyle işi. hayır pcyi kapiyim diyorum, ulan merak da ediyorum şimdi, sonraki bölümde ne olucak, diye. oyun bağımlılığım olmasa tamam. ama napiyim, oturdum mu bitirmem gerekiyor. onu da zaten bi kaç günde falan bitirdim. normalinde 10 saatlik falan bir senaryosu var. ama işte parça pinçik oynayınca hikayeyi kaçırmış oluyosun. ama allah'tan fazla bi bok yok hikayede. haa, bu böyleydi demek ki, diyerek anlıyosun geri planı. genel olarak güzel oyun da; bazı bölümlerde özel kuvvet mantığı tamamen geri planda tutulmuş. bodoslama gir diyor sana. bu, operasyon anında takım arkadaşının sana yaklaşıp; hassiktir lan, susturucu takmayı unuttum, demesi gibi bişi. ubisoft, iyisin hoşsun ama şunları yapma be gözüm.

götü güzeldi

bensiz ilk adımını atarken arkasından bakmadım. gözüm götüne falan takılırdı belki. belki duygusal bir kaç söz ederdim kendi kendime. kahvemi fondipleyip masadan kalktım. kafamda deli sorular yoktu. bunu bekliyordum. istiyordum da açıkcası. eski bi arkadaşımla buluşmuştum. kız'dı. bi arkadaşı bizi bi kafede otururken görmüş. gitmiş, seni aldatıyor diye tutmuş getirmiş bunu. uzaktan göstermiş. biz de o sırada gülüp eğleniyoruz tabi. aldatıldığını düşünmüş. o günün akşamına kadar attığım iki mesaja cevap gelmemesine aldırmadım. aklımdan geçenler başka şeylerdi. buluştuğum arkadaşımla çok şeyden bahsedemedik haliyle. eski muhabbetler de bi yerde tıkanınca, bu yeni bulduğu çocuğu ballandıra ballandıra anlatmaya başladı. ben de ilgisiz dinliyorum. aklımdan bana ne amınakoyim, diye geçiriyorum. bana ne!!! siktimin yerinde, senin sevgilinin ne kadar süpersonik bi insan olduğunu mu konuşacağız? şimdi böyle düşünüyosun. ayrılınca süpersoniklikten sikkoluğa geçiş yapacak olan yine aynı kişi. bence ilişki de böyle bişi. bir insanın süpersoniklikten sikkoluğa geçiş süreci. o gece gelen mesajda yarın ilk buluştuğumuz yere gelmemi istiyordu. önemli bişi konuşacağımız kesindi yada retro yapmak istemişti. ertesi gün buluşmaya biraz geciktim. içeride bir masaya oturmuştu. eli titriyordu. düşünceli ve sinirli gibiydi. selam verdim. almadı. konuşacaklarımız var, dedi. konuşalım, deyip oturdum. ben sana ne yaptım, diye sordu. anlamsızca bakıyordum. ne demek şimdi bu amınakoyim, dedim içimden. sen dün nerdeydin? bi arkadaşımla buluştum. hani evdeydin? evde işlerim var diyordun? yahu öğleden sonra görüşmeyeli uzun zaman olan bi arkadaşım aradı, burdaysan buluşalım, dedi ve buluştuk. ne var bunda? bunu mu konuşacağız şimdi? hayır, beni arkadaşım diye yutturduğun o kalktakla aldatmanı konuşacağız! "ne aldatması amınakoyim ya? manyak mısın sen?" dememi beklediğine emindim. demedim. dinliyorum, dedim. dün arkadaşım aradı, sizi kafede güle oynaya görmüş, maşallah pek de samimiymişsiniz! beni çağırdı, görmek istiyosan gel, dedi. seni arıycaktım ama gidip görmek istedim. gördüğüm manzaranın beni ne kadar yaraladığını anlayabileceğine zerre ihtimal vermiyorum gerizekâlı! elin karısıyla kızıyla dolaşıyosun, bana yalan söylüyosun ve en kötüsü ben bunları biliyorum ve aldatılışıma şahit oluyorum! sesi giderek yükseliyordu. ağladı ağlayacaktı, titriyordu. usulca bir rüzgar saçlarını dalgalandırdı. gerçekten onu aldatmış olsaydım eğer, o kızın buna üstünlüğü olup olmayacağını düşünüyordum. saçları dalgalanınca gözüme güzel göründü. yan tarafta bir çift oturuyordu. gülüyorlardı. mutluydular. biz burada saçma bir konuyu tartışıyorduk. düşünmeye daldım. birkaç saniye içinde kızların ve erkeklerin suratlarını boyayıp, evde dizi çıkmış eşofmanlarını çıkarıp, marka kıyafetler, kokular ve bilimum kişisel bakım ürünü uyguladıktan sonra vitrine çıkarmaya hazır ettikleri vücutlarını düşündüm. ve o makyajlanmış vücutların içine hapsedilmiş, bir şey olma zorunluluğu hisseden, asla o şey olamayacak olan ruhlarını. yapılan pazarlıkları. tatmin edilen cinsel duygularını ve hırslarını... kendime geldiğimde, sorgulayan ve kızgın gözlerle bana bakıyordu. bir şey de gerizekâlı, bir şey de, diye bağırdı. irkildim. bunu beklemiyordum. seni aldatacağıma inanıyorsan, kapı orda, gidebilirsin, dedim. bir 10 saniye kadar durdu. hızla çantasını topladı ve bitti, buraya kadar, yeter artık, diyerek kalktı. arkasından bakmadım. ama baksaydım bile dön demeyecektim. kendimi savunmadım. ihtiyaç da duymadım. artık bir yabancıydım onun için. belki bir daha, bir yerde görseydim onu; güzel kız lan, götü de iyiymiş, derdim. bir yabancı gibi. iki yabancı birbirini ne kadar iyi tanıyabilir ki? bir daha hiç karşılaşmadık. ortak arkadaşlarımızdan haber falan da almadım. belki o almıştır, bilmiyorum. götü güzeldi, bir de rüzgarda savrulan saçları.

7 Temmuz 2012 Cumartesi

arpej

tellerin arasında olaşan parmakları gözüme takıldı. serin bir yaz akşamıydı. ortadaki büyük tabakta dilimlenmiş karpuzlara daha dokunan olmamıştı. yazlık bir evin bahçesindeki masanın etrafında toplanmıştık. aramızda ''yaz aşkı'' muhabbeti geçmesin diye sikik sikik ''naber kanka?'' diye söze giren kızlar vardı. kanka ayağı, göt ayağı amınakoyim. bunun bi açıklaması yok. oturduk. tabi telli çalgılardan zerre çakmayan ben; gitar çalan, saçları yapılı, 2 aylık fitness sonucu ''olmuş lan burası, baksana şiş şiş'' kıvamındaki vücuduyla yeni tanıştığım ve hakkında ''tam bir gerizekâlı'' diye düşündüğüm çocuğun gitar üzerinde gezinen parmaklarına dalmışım. yanımdaki arkadaşım beni çatalın ucuyla dürttü. noldu lan, dedim. bişi yok lan, burda mısın diye kontrol ettim, dedi. daldın gittin, ne düşünüyosun? hayır duygusal bişi de çalmıyoruz daha, dedi. sana ne amınakoyim, demek geldi içimden ama; yok bişi, demekle yetindim. sonra ara verdik. kareli, her yazlıkta en az bir tane bulunan şu muşamba gibi masa örtülerinden vardı masada. karpuz tabağındaki soğuk savaş başladı. herkes en kırmızısını, en çekirdeksizini kapmaya çalışıyordu. bi ara tiz bir sesin, kanka yeaaa, diyen çığlığını duydum. (gülüşmeler) gitar çalan elemanla, sağımda oturan kızın (bitchgirl) çatalları savaş esnasında birbirine girmiş. biz kendisine bitchgirl diyoruz, ama o beachgirl anlıyor. niye böyle diyorsunuz diye sorduğunda, plajdan eve girmiyosun kızım, ehehe, falan diyoruz. bu da yiyo tabi. oğlanın içinde hafif bi burukluk. belli ki piyasa yapmaya getirmiş gitarı. heveslenmiş. iş çıkar demiş. kanka yeaa'yı duyunca da kalbinden bişiler koptu gitti bence. o saatten sonra boku bokuna çalacağını, gidip evde porno izlese daha keyifli saatler geçireceğini düşündü kesin. yüzünde öyle bir hassiktir ifadesi vardı. karpuzu yedikten sonra bir sigara yaktım. şimdi geliyorum, diyerek masadan kalktım. sigara almaya gidiyordum ki; bizim spastik'i gördüm. (bu da puyol gibi işte.) naabıyon lan, dedi. iyidir lan, dedim, sen naabıyon? nolsun ya, çıktım dışarı biraz hava alayım diye, koduğumun havası da gavur amı amınakoyim, dedi. karpuz ye olm açılırsın, dedim. ya bırak allaşkına, sen nerden lan böyle? yav oturuyoduk şurda, çetoların yazlıkta. kafamda çetoların yazlıkla spastik yanyana gelince bi ampûl yandı. hassiktir lan, dedim içimden. olm bu piç, bizim beachgirl'e yazmıyo muydu lan, dedim. spastik, bitchgirl'ü duyunca; harbi mi lan, diye atıldı. yarra yedin, dedim, gitarlı çocuk. yarra yedin. saldım spastiği üstüne. sen git, ben sigarayı alıp geliyorum, dedim. markete bi 10 dakika yürüycem. bi iki bira mı alsam, falan diye düşünüyorum. gittim; abi, dedim, selamünaleyküm. ne selamı amınakoyim ya, dedi. 1 saat sonra sikişe gidicem. ne istiyosun, dedi. abi, dedim hayırdır, rus falan mı düşürdün? yok lan, dedi. türk bu türk. eşşek siksek yeri ya, naabıcan yoklukta idare ediyoruz, dedi. iki bira, bir paket de sigara aldım. dönerken baktım kızlar çıkmışlar evden. gidiyolar. çok muhabbetim olmadığından sormadım nolduğunu. tam eve girecekken kapıda bizim spastiği gördüm. noldu lan, dedim. kaçırdın mı kızları? yok amınakoyim, dedi. geldim, bi baktım. çatalları birbirine geçirmişler gülüp eğleniyolar. dedim sikerim öyle işi. kodumun piçine ''o çatalı götüne sokarım senin'' dedim. gel lan dışarı dedim. gelmedi ibne. orospu çocuğu. oha amınakoyim, dedim. naptın lan sen yarrak kafalı? kız çocuğa kanka falan diyo amınakoyim. sikip atmışsın ortamı, dedim. sikerim öyle kankalığı, dedi. neyse ben kaçıyorum moruk. o piç de kaçtı gitti zaten. çıkmadı dışarı, bi çıksa sokucaktım o çatalı götüne, piç herif, dedi. hızlı adımlarla evine doğru yollandı. içeri girdim. çeto bana baktı. amınakoyim nerden çıktı lan bu spastik, dedi. ne biliyim olm, dedim. biliyosun bitchgirl'e vurgun. geçerken görünce atlamıştır içeri, dedim. hay sikeyim böyle işi, dedi. biraların birini uzattım. hadi madem, bari masa boş kalmasın, dedim. dertsiz geçen günlerin şerefine! çın sesine karışan kuş seslerini dinledim. cırcır böceklerini. ulan, dedim, içimden; ne bir kadınla yatmak, ne bir çatalı birinin götüne sokmak, ne gitarla piyasa yapmak beni bu kadar mutlu edemezdi. sessizlik ve huzur. teşekkürler spastik. seni biraz kullandım ama olsun. kodumun arpejci liselisinden kurtulduk. kanka ayağına kaşarlık yapan kızlardan da. 5 dakika sonra zeki müren'in berrak sesi kuşların, uzaktan gelen dalgaların sesine, rüzgarın hafif uğultusuna, yaprakların hışırtısına karışıyordu. yıldızlarla dolu gökyüzüne bakıp derin bir nefes aldım ve gözlerimi kapayıp, kendimi huzurun içine bıraktım.

5 Temmuz 2012 Perşembe

bir yudum daha

içimdeki sigara yakma isteğini bastırmaya çalıştım. birini daha yeni bitirmiştim. daha önce çok kereler, başka sebepler için geldiğim bu şehre bu kez onun için gelmiştim. şehri çok bildiğim söylenemezdi. çok gezmemiştim. aklım allak bullaktı. biramdan bir yudum daha aldım. ellerimi açarak, sanki yüzyılın en önemli konuşmasını yapacakmış gibi hazırlandım. geceki mesajlardan, yahut ilk izlenimlerden masadan olumlu bir sonuç alarak kalkmayacağımı biliyordum. bu yüzden aslında konuşmamızın da bi mantığı yok gibi geldi önce. ancak bu kadar yolu bir kez olsun oturup konuşmadan kalkıp gitmek için tepmemiştim. derin bir nefes alıp konuşmaya girdim. beni biliyosun, senle ilgili düşüncelerimi, duygularımı biliyosun. aslında ben senden bi cevap bekliyorum şu anda. sanki sonucun ne olacağını bilmiyormuş gibi, son umut kırıntılarımı tüketmek için sormuştum bu soruyu. kendime inandırmak istediğim hayali, birazdan kulaklarımda yankılanacak bu acı kararla öldürmeyi planlamıştım. çünkü ancak bu şekilde bu hayal denizinde boğulmaktan kurtulacaktım. su beni içine çekiyordu. kendimi anlatmaya çalıştım. dinledi. bahanelerden temizdim. ya anlattım ama o anlamadı, yada ben anlatamadım. orada; hayır olmaz, cevabı değildi önemli olan. sadece lafı eveleyip geveleyip, biraz daha uzatıp, o güzelliği seyretmek istiyordum. bir an bile değerliyken hayatta, güzel geçen bir zaman dilimi paha biçilemezdi. sevgilim olmasını isterdim. istedim de. ancak bu biraz his işi. biraz karşılık işi. platonik platonik nereye kadar amınakoyim?! hayalimdeki kıza o kadar yaklaşmıştım ki, karşımda duruyordu. oradaydı. elimi uzatsam tutacaktım. tokat yemekten korktum ve kendimi tuttum. (korkumu sikeyim). belki yiyeceğim o tokat onu hiç unutmamamı da sağlayacaktı. bi yandan iyi oldu diye de düşünmeden edemedim. bu şehrin havasını, suyunu, sokaklarını hiçbir şeyini sevmiyorum. daha önceden bir yaram vardı bu şehirde. her şeyimin boktan gittiği bir şehirdi burası. yaptığım işi bıraktıktan sonra bir daha uğramamak için söz vermiştim kendime. bir şekilde buraya çekiliyordum. konuşma benim için kısa, dünya için uzun sürdü. bir şekilde biteceğini ikimiz de biliyorduk. ertesi günün gelmesini bir yandan istiyor, bir yandan istemiyordum. bu şehirden ayrılacaktım. iyi bir şeydi bu. bir daha onu göremeyecektim. bu da en kötüsüydü. metroyla süren yolculuk anında başımı cama yasladım. metro yolunun duvarlarına takıldı gözlerim. kafamda düşünceler esmiyordu. sadece veda sözcüklerini hayal ediyordum. ikimiz de birbirimizin ne kadar süper birer insan olduğumuzu ama bu iki süper insanın bir araya gelemeyeceğini söyleyecektik. sebep kısmı boş bırakılacaktı. puanlamaya dahil değildi orası. terminalden otobüslerin çıktıkları yola doğru yönlendim. bir yarım saat kadar yürüdükten sonra ana yola çıktım. gelen geçen kamyonlara otostop çektim. 3. kamyon durdu. karpuz taşıyordu. şöförü konuşturmaya yönelik sorular sordum. yeni bir hikaye dinliyordum. hepsine benzer; hepsinden farklı. susmak için uygun bir zaman değildi. gitmek istediğim yere vardığımda 4,5 saat geçmişti. biraz vakit geçtikten sonra hoşçakal'lı, son'lu veda mesajını attım. bir de şarkı armağan ettim. aklımda ise başka bir şarkı çalıyordu. ne olursa olsun, su akıp yatağını buluyordu. seni tanımak güzeldi, dedim. seni de tanımak çok güzeldi, çok iyi birisin, dedi. bu faslı uzatmak acı verici oluyordu. bu yüzden, hoşçakal, diyerek konuyu kapatmak istedim. beklediğimden farklı bir cevap değildi gelen: hoşçakal. şimdi bir sigara daha yakmanın vakti gelmişti. çakmak tütünü yakarken çıkan çıtırtıyı duydum. derin bir nefes aldıktan sonra camdan berrak gökyüzünü seyre daldım.

28 Haziran 2012 Perşembe

kupa kızı

niye? kız olmamdan mı şüphe ettin? evet. kızım bak işte :D. emin değilim. nasıl yani? bıyıkların var. ekranda gördüğüm çevrimdışı yazısına aldırmadan pencereyi kapattim. yorgundum. bi kızı tavlamaya mecalim yoktu. dolapta dünden kalmış bir şişe bomonti'm duruyordu. uyumak istiyordum. biraz gevşemek. saat öğlen 1'di. normalde gündüz içmeyi sevmememe rağmen, soğuk bira iyi gelir diye düşündüm ve bir yudum aldım. internet ortamına çok mu takılıyorum lan ben, diye düşündüm. yeni üye olduğum bir forumdan tanıştığım biriydi. etkilemek için türlü numaralara gerek yoktu. zaten mesene adresini kendisi vermişti. sikicem böyle işi, dedim. ortalık kevaşe doldu amınakoyim. evde yalnız olmanın verdiği rahatlıkla baksırla oturuyordum. bizimki iki düğmenin arasından baş vermişti. üstüme başıma çekidüzen verdikten sonra uzandım. yarısından fazlasını içtiğim biramı kenara koydum ve tavanla aramızdaki ilişkiyi canlandırmaya koyuldum. 10 dakika ya geçti, ya geçmedi telefon çaldı amınakoyim. arayan puyol. noldu lan, dedim. iyidir lan nolsun, dedi. akşama maç var, geliyosun. siktirme belânı. lan, dedim; ne maçı? yatıcam ben bugün, yorgunum amınakoyim. sikerim yorgunluğunu, deyince onun sikinin daha büyük olduğuna karar verdim ve kabul ettim. hadi götü topla da batağa gel. salim abi'nin ordayız. kapattıktan sonra küfürler eşliğinde giyindim ve çıktım. 2 tane de tanımadığım çocuk var masada. el dağıtıldı. 8'e girdim. kozum maça. papaz dışarda. yerden 3 koz geldi. kupa as yerde. kupa 10'luyla dürttüm. kız düştü. as ve ardından 3. eli yere geçirdim. masada puyol'un papaz iş, demesinden başka ses yok amınakoyim. öyle sikik bi ortamdayız. yerden açılan kozlardan bacağı çektim. papaz düştü. 2 ve 4. ikinci turu da alamadım. muhabbetinize de doyum olmuyor, dedim. çocuklar bana baktı. tanımadıkları için puyol'dan bişi beklediler. puyol baklayı çıkardı. canım sıkkın lan, dedi. hayrola? ya abi, geçen pederi aradım. param bitti, dedim. karı kıza yedirme diyo bana. amınakodumun yerinde zaten karı kız beni gördü mü açıkta sik görmüş gibi kaçıyolar. hoş bazısı sarılmak için koşuyo bana doğru da, sana kaysam daha iyi amınakoyim. öyle böyle gidiyo para. biliyosun işte. çaya çorbaya gidiyo. ben napiyim. ama gel de bunu pedere anlat. yolla, yollamam, yolla, yollamam derken bi 50 ateşliycek bakalım. hmm, dedim ilgisizce. otoban'a çık. sağımdan solumdan kahkahalar yükseldi. bu salakça esprime niye güldüler anlamadım ama ortamın gayet ergenus olduğunu çözdüm o an. sik taşak muhabbeti yapınca gülüyolar. bozmadım. ilk el bitti, 9 aldım. 4 çay abi, diye işaret etti puyol kahveciye. kır bıyıklı, orta yaşın üstünde bi adam. getirdi çayları. birer de sigara yaktık. amınakoyim, dedi. sikicem ben bu gamze'yi. öyle göt yok. bi görsen alp dağları zannedersin. hele memeler, everest! pederden gelicek 50 lirayla mı, dedim? ne var olm, dedi. adam şarkıda bile demiş, bir şişe biraya göt verirsin diye. bunun vermicee ne malum. lan sikik, kız imamhatip mezunu, dedim. olm, dedi. mal mal konuşma! onların duyguları bastırılmış oluyo, sike taşağa meyilli oluyo onlar. bizim fatih'i biliyon. başörtülü kıza çaktı amık! ee? nesi ee amınakoyim? kızı mutlu etti diye kaç sevap kazandı ibne kimbilir. hem merak ediyodur şimdi o. neyi? fanfinifinfonu. bi an duraksadım. lan, dedim. sen o kızı düşünüp mü çekiyosun 31'i? ara sıra. ama genelde sasha grey. hatun taş amınakoyim taş! ah ulan sasha! bi verseler seni bana, çıt dedirtirim beline. sen o 50'yi al amınakoyim, siktirgit keraneye. bi haftalık giderin benden, dedim. harbi vericen mi lan? vericem amınakoyim! kaça vericen? "ahahahahaha" yan taraflardan yine kahkaha sesleri. senin kadar abazasını görmedim amınakoyim, dedim. işin benim göte kaldıysa, bitmişsin olm sen. olm napiyim arada sana da hallenmiyor değilim. zor durumdayım lan, dedi gülerek. çevir de götüne sok siktiğim, dedim. bu sikikçe diyalog sırasında baya bi el oynanmıştı. durum 57 - 38. öndeyiz. 61'de bitirelim, dedim. tamam, ulan 61 dedin de, trabzonlu tuçe geldi aklıma. ona mı kaysam acaba? kupa kızı bendeydi. ortaya attım. al buna kay koduğumun abazası, dedim. masaya 1 tl bıraktıktan sonra, hadi ben kaçtım, dedim. arkamdan; kaçma, allah'ın emriyle git, ehehehe, diye bağırdı. lan, akşam maç 11'de bak, gelmezsen harbi hallenirim sana! tamam amınakoyim, gelicem. bi sikim anlamıyorum zaten, ne diye çağırıyosunuz bilmiyorum ki. olm, o bacakları açmıyon başka türlü. ehahehaheah! masadan yükselen kahkaha sesleri kafamı tırmalıyordu. sessizce adımlarımı hızlandırdım ve köşeyi döndüğümde; amınakodumun götvereni, dedim dışımdan. aklımdan, kızım bak işte, diyen kızın mesenesini vermek geldiyse de siktir et, dedim.

13 Haziran 2012 Çarşamba

playboy

kalk lan! ya sikicem amk sabah sabah bağırma lan kulağımın dibinde! bu ne amınakoyim ya! sözlerimden tırsmış olucak ki, sana kahvaltı edelim diyoruz, bi şey mi diyoruz, mal yaa, diyerek çıktı odadan. bir gün önceki ağır demin ağırlığı vardı üzerimde. şunu içtik, bunu içtik, hala ayaktaydık, vay amınakoyim'lik bi muhabbet açmıycam ama sağlam içtik. dertliydim, dertliydi ve unutulması gereken anılar vardı hafızalarda. böyle anlarda içilmeyecek de ne zaman içilecek siktimin dünyasında deyip yuvarladıkça yuvarladık kadehleri. sabah üzerimde bi ağırlıkla uyandım. gözümü ovuştura ovuştura lavaboya gittim. sabah ereksiyonunu işeyerek indirdim. ellerimi ve yüzümü yıkadım. çapaklarımı temizledim ve aynaya bakar halde, ne yicez lan, diye bağırdım. arkadaşım oralı olmadı. hazırlanıyordu. olm nereye, dedim. dışarı çıkıcam, açlıktan ölyüroum, dedi. e, iyi madem, bekle beraber çıkalım, dedim. hadi çabuk ol, dedi. hızla üstümü giyindim. dışarı çıktık. kahvaltı edeceğimiz yere 10 dakika vardı. konuşmadan yürüyorduk. noldu lan, dedim, bozuldun mu bana? ne bozulucam amınakoyim. hergün aynı muhabbet. canım başka bişeye sıkkın. hayrola lan? ya olm geçen hani bizim kızlar bizi pikniğe çağırmıştı ya gitmemiştik. ee? o gün neslihanlarla buluşmuştuk hani? ee? ordaki tanımadığımız kızlardan biri bizim kızları tanıyomuş. gitmiş fişeklemiş benimkine. sabahtan beri başımın etini yedi. saat 7'de dikildim ayağa amınakoyim. çaktırmadan saate baktım 11'e geliyordu. bugün seninki de alır haberi, yarra yedik yani kısaca, dedi. ya olm bişi olmaz yaa, diyesim geldiyse de nasıl olmaz amınakoyim diye düşünmeden edemedim. sen bizim kızları ek, başka kızlarla takıl, onlar bunu öğrensin ve bişi olmaz? yarrak olmaz. kahvaltıcıya gittik ve her zamanki menümden söyledim. su böreği ve büyük çay. arkadaşım da 2 patatesli poğaça söyledi. ikimiz de -içimizde bir sıkıntı- yediklerimizden tat alamıyorduk. en sonunda patladım. amınakoyim, dedim. söze böyle girince karşı tarafta bi beklenti oluştu tabi. gözleri parladı çocuğun. bilmiyo ki aklıma bi sik gelmediğini. olm biz bu kızlara zaman ayırıyoruz. her zaman, her yere beraber gidiyoruz. sıkılmış olamaz mıyız? başka arkadaşlarımız olamaz mı? kendimizi haklı çıkarma çabalarıydı bunlar. yemeyeceklerini ikimiz de adımız gibi biliyorduk. ama aldatma sayılmazdı ki bu? sonuçta arkadaşlarımızdı onlar. muhabbet edip dağılmıştık. bizim kızlar da pikniğe gitmemiş o gün zaten. sonra kahvaltıcıdan çıktık. arkadaşım bana hak verir gibi yapsa da sıçtığımızın gayet farkındaydı. olm, dedim. az biraz yalnız kalalım, biraz düşünelim. gel bi yürüyüş yapalım amk. bişi demeden kafa salladı. sigaraları yaktık ve kent ormanın yolunu tuttuk. doğa yürüyüşü tadında yürüyorduk. napıcaz, ne edicez hesaplar havada uçuşurken birden çişim geldi amınakoyim. dağ başı deyip işiycem tam güzel de bi kuytu buldum ileride. tam zamanında bir kafilenin ilk üyeleri göründü uçtaki patikadan. görünmeden sıvışmaya çalıştıysam da yemedi. heeey! dedi uzaktan biri. selaam! biz ankara'dan geliyoruz da doğa yürüyüşü yapıyoruz farklı illerde. burada bir kent orman tesisi varmış nasıl ulaşabiliriz acaba? güzelce, sarışın, zayıf bir kızdı. bu yoldan düz devam edin, ileriden sağa dönen bir yol ayrımı var, oradan yukarı çıkın, önünüze taşlı bir yol gelecek, o yolu takip edin bulacaksınız, dedim. anasının amı gibi yolu tarif ettim yani. aağmm, ya zahmet olmazsa siz götürseniz? arkadaşla birbirimize baktık. sike sike götürecektik. döndük yoldan geri. konuşmadan ilerliyoruz. arkamızda şarkılar türküler gırla. bazen bi iki kişi çiçeği böceği inceliyor, fotoğraf çekiyor falan. sonunda kent orman tesislerini bulduk. içimden, oh lan aslında iyi oldu işerim ben buraya, diye geçiriyor idim ki, erkekler wclerin önünde sıra olmuş amk. olm ben giricem lan kavgası var. altıma işerim lan ben bunu beklersem, dedim. hemen indik şehre doğru; allah'tan çok uzak değil şehir. yol üstünde işeyecek yer arıyorum. utanıyorum da biraz. bi işletmeye girip abi tuvalet, acil mi diyim, ne diyim amınakoyim? sonra bi internet cafe gördüm. megabyte internet cafe. millet terabyte kullanıyo amk. girdik arkadaşla içeri. ben işiycem dedikçe onun da gelmiş. abi, dedim, biz bi arkadaşa bakıp çıkıcaz. gözlüklerin üzerinden bana baktı, orta yaşlı, hafif sarışın cafe sahibi. iyi, bakın bakalım, dedi. kafayı tekrar feysbuk'a gömdü. ben de fırsattan istifade cafenin tuvaletine doğru yollandım. girdim işiyorum. nasıl bir rahatlama, nasıl bir huzur. yok böyle bişi. sanki elimde harry potter'ın çubuğu var da ortamı bi hareketle cennete çevirmişim. öyle bişi. artık yarısını boşalttım çişin. bi el ensemden bi yakaladı. beni çeke çeke çıkarıyor tuvaletten. elim sikimde sağa sola sallaya sallaya işemeye devam ediyorum. güç belâ kestim işemeyi. donu falan topladım aceleyle. noluyor lan? demeye kalmadı. şimşek gibi bir tokadı farkettim ve hemen refleks olarak savuşturdum. arkadaşla koşa koşa dışarı çıktık. üstüm başım sidik içinde kaldı amınakoyim. adam arkamızdan bas bas bağırıyor: piçleeeer! umumi hela mı lan burası. şerefsiz herifleeer! bi daha sizi burada görürsem canınıza okurum. dayaktan gebertirim! kodumun herifinin böbreğini aldık sanki amınakoyim. allah'tan yolda çok insan yoktu. rezilliği çok gören olmadı. eve gideceğimiz aşikardı. koşa koşa eve gittim. daha fazla kokmak istemiyordum. aceleyle tuvalete girdim ve kalan yarımı işedim. sağlam bi duş aldım. misler gibi oldum. arkadaşım salonda sigara içiyordu hala. olm, dedim, tamam takma bu kadar. hallolur bi şekilde. yarrak hallolur der gibi suratıma baktı. kız arkadaşını arıyor fakat cevap vermiyordu. benimki de durumu öğrenmiş ve büyük ihtimal benden haber bekliyordu. bi iki mesaj attım. geri dönüş olmadı. o günün akşamına ikimiz de ayrılık mesajı aldık. içtik, sıçtık. ertesi gün neslihanlar bize geldi. o yabancı kız da yanındaydı. bizim tanımadığımız ama bizim kızları tanıyan. ayrılık sebebi o kevaşe. bizim arkadaş beni mutfağa çekti. olm, beni bozma, bi planım var. gayet hoş bi sohbetten sonra sık sık gelip gitmeye başladık. neslihan'la aramız iyi gibiydi ama sadece arkadaşım olabilirdi. sevgilim olabilecek bir kız değildi. kısa bir süre sonra arkadaşım o yabancı kızla sevgili oldu. daha doğrusu kız öyle zannetti. yaklaşık iki hafta sonra da neslihan ve o kız sadece beni cafeye çağırdı. gittim. konu arkadaşımdı. kızı terketmişti. üstelik kızla yattıktan hemen sonra. kızın gururu, onuru, vs... neyi varsa incinmişti. neslihan ve kız benden hesap soruyorlardı. nasıl olur bu? ne kadar da adisiniz! falan türü cümleler duyuyordum. açıkcası çok da siklemedim. önümdeki adisyonu basan matbaanın adresini ve telefon numaralarını okuyodum. seri numarasına falan bakıyodum. en sonunda adisyonu aldım ve kasaya yöneldim. hesabı ödedim. masaya döndüm. hala oturuyorlardı. ben, dedim, gidiyorum. hesabı ödedim. oturacaksanız yeni adisyon açarlar. çıktım ve bir sigara yaktım. playboy dedikleri böyle bişi olsa gerekti. oyun oynayan, oyunu kuralına göre oynayan... ilişkilerde acımasız olmak en güzel olanı, diyordu arkadaşım. içimden, senin de amınakoyim, dedim. tek başıma kent ormanın yolunu tuttum. megabyte'ın önünden geçerken kaldırıma attığı bir sandalyede yandaki bisikletçiyle tavla atan cafe sahibini gördüm. bana dik dik bakıyordu. aynı anda bisikletçiye bişiler söyledi. büyük ihtimal benim cafesine işediğimi anlatıyordu. ırzını siktiğim, diye bir küfür de ona salladıktan sonra yoluma devam ettim.

5 Haziran 2012 Salı

dinleyemediğim şarkılar

bazı anlar oluyor. hayatın feci şekilde amınakoyasım geliyor. yok böyle bişi. ulan düşünüyorum düşünüyorum, çıkamıyorum işin içinden. hayır, cenabet de gezmiyorum ki. bu ne arkadaş. anlamadığım, bilmediğim bir yerlerde devam ediyor sanki yaşam. ve ben bazı şarkıları dinleyemiyorum yine. öyle şarkılar ki onlar. bi an var onları dinlediğim. o an, ışık öyle doğru vurmuş, o an sıcaklık o kadar ideal, o an gözlerim o kadar keskin ve duygularım o kadar yoğun ki... mükemmele ulaşmışım. o şarkı başka şekilde dinlenemezdi zaten. ve anılar. buraya karalıyorum bazılarını, bazıları bende kalıyor. bende kalanlar belki o şarkıları o kadar özel yapan. ve gün geçtikçe artıyor playlist. en sevdiğim şarkılardan oluşuyor oysa ki. ama yiyosa aç birini dinle. nasıl amınakoyuyor adamın gör. sikip sikip bırakıyor. bu yüzden her geçen gün yeni bir şarkı ekleniyor. her geçen gün yeni bir kayıp. dinleyemediğim şarkılar birikiyor, ben eriyorum. safe house diye bir film var. ordaki bir replikte ''geçmişin geleceğinden fazla olduğu zaman anlıyorsun.'' diyor. sanırım ben de bu şarkıları o zaman dinleyebileceğim tekrardan. geçmişim geleceğimden fazla olduğu zaman anlayacağım, seni, beni, bizi, herkesi...

4 Haziran 2012 Pazartesi

boncuklu tabanca

go go go! 2'şerli takımlar halinde çatışıyorduk. 23 nisan'da anneme aldırdığım metal aksamlı boncuklu tabancama çok güveniyordum. hızla şarjörü yeniden dolduruyor, saklandığım elektrik direğinin arkasından kafamı çıkarıp düşmana sıkıyor ve tekrar saklanıyordum. kanatlardan saldırmayı planlamıştık. rakip takımı köşeye sıkıştırdık. üstünlük bizdeydi. derken sıktığım bir boncuk arkadaşın burnunun yanında patladı. gözünün birkaç santim altında. canı yanıyordu. fazla bir mesafeden sıkmamıştım. taş çatlasın 5 - 6 metreydi. kızdı, sinirlendi. tabancayı yere çaldı. ananı sikerim lan senin, diye bağırdı. ben de aynı şekilde karşılık verdim. ben senin ananı sikerim piç! birbirimize girecekken diğer iki arkadaş araya girdi ve o an ağlayan çocuğun annesi balkondan çocuğunu çağırdı. yarın görüşürüz, sikicem seni, dedi giderken. ben de sikebiliyosan sik, dedim. bizimki gözünü ovuştura ovuştura eve girdi. biz de 3 arkadaş yakınlardaki büyük çocuk parkına doğru yollandık. 4 tane salıncak vardı, diğer ikisine başka çocuklar biniyordu. biz diğer ikisine geçtik. arada içinden geçilen bir boru vardı. borunun içinden karşı tarafı görebiliyorduk. kantır'dan falan bi muhabbet açmış, elimizdeki silahlara bu igıl değil mi lan falan gibisinden muhabbet ediyorduk. sikten boktan şeyler işte. en son bizden biri yemeyip, içmeyip, karşı tarafa boncuk sıktı. çocuklar ''abiii'' diye bağırmaya başladı. biz de o sıra topuk. ulan öyle bir kaçış yok amınakoyim. napıcaz, ne edicez derken; gelin amınakoyim, dedim. ben bi yol biliyorum. oraya doğru yollandık. tam son sokaktan geçerken, kodumun çocukları önümüze çıktı. meğer adamların mekandaymışız. içimden bi ses siki tuttuk, diyordu. evleri ordaymış piçlerin. içeriden abileri falan geldi. bizle muhatap olmadı diyebilirim. kardeşine döndü, bunlar mıydı lan, dedi. evet cevabını alınca bi ışık oluştu. fondan only you müziği (ozan orhon memeler diyarında'nın müziği) akıyordu sanki. şlak! diye gelen tokatlar, zbam diye gelen yumruklar... yere düştük. tekmelerle devam etmeye başladı. itiraf etmeliyim, hayatımda yediğim en zevkli dayaktı amınakoyim. yok öyle bişi. vurdukça vuruyolar, vurdukça vuruyolar. sonra bi ara abilerinden biri haydarı getir, dedi. haydar o zamana kadar sınıftan tasosunu üttüğümüz bi çocuk bizim için. budaklı meşe odununu görünce son gayret kalktık ve ölümüne koşmaya başladık. en sonunda eve girdiğimizde üstümüz başımız toz ve çamur içindeydi. vücuttaki morarmaya yüz tutmuş darbeler de cabası. anneme görünmeden hemen odaya geçtik. üstümüzü başımızı temizlemeye koyulduk. bi yandan da halimize gülesim geldi mınakoyim. ama gülmedim. boncuğu sıkan arkadaşa bakıyorduk iki kişi. sonra döndük birbirimize, onaylar nitelikte başımızı salladık. ve ikimiz birden çocuğa girdik. daha yeni dayak yemiş veledler olarak dayak atmanın zevkini çıkarıyorduk. sabahtan başlayan çatışma artık yakın dövüşe geçmişti. son şarjör boşaldıktan sonra belimizdeki bıçaklara sarılmıştık. boğaz boğaza birbirimize girdik. annem gürültüleri duyunca; hişşşşt, dedi, noluyo orda? kapıyı yavaşça araladım. bişi yok anne, şakalaşıyoduk, dedim. annem kek falan yapmış, tepsiyle onu getirmiş. aldım onu. birbirimize küs şekilde yedik. küs şekilde devam etti muhabbet. kantır'a bile gitmedik sonra bi dönem. ama ertesi hafta elde boncuklu ile yine siperlerdeydik. silahla oyun olmuyor....

kont

hav hav hav! uzun upuzun tarlanın ortasında koşarken peşimden havlayarak geliyordu. gözlerini açmış, dili dışarıda, kulaklarının bir tanesini dikmişti. oyun oynamak istiyorum demekti bu. yerden bir dal bulup aldım. önünde bir kaç kere gezdirdim. güzel bir şey olduğuna inandırdığımda dalı uzağa fırlattım. koşarak gitti. havada yakalayamadı ama yerden dalı aldı ve bana getirdi. ağzından aldım. tekrar zıplamaya başladı. koyu kahverengi tüyleri güneşin altında parlıyordu. cins bir köpekti. dedemin av merakı sayesinde dahil olmuştu aileye. tazıydı. bahçe arasında köpek çoktu ama dedem ona gözü gibi bakıyordu. dalı tekrar getirdi. başını okşadım. boynuna sarılasım geldi. bir daha atacakken annemin uzaktan çığlık çığlığa sesi geldi. hadi oğlum yemeğeee! hoppa, hadi oğlum, oyuna biraz ara verelim de karnımızı doyuralım dimi? bahçedeki en iyi arkadaşımdı. gittik, yemek yedik. ertesi gün dedem ilçeye gideceğinden bahsetti. para mı yatırıcakmış, napıcakmış, öyle bişiler işte. daha o zamanlar küçüğüm. 10 - 11 yaşlarımdayım. dedemle gitmek istedim. güç belâ kabul etti. tek amacım güzel bir futbol topu aldırmaktı dedeme. ertesi gün ilçeye gittik. dedem bankaya gitti. sıkıntıdan patlamak üzereyim. arada sırada bankacı karıların bacaklarını falan kesiyorum. o yaşta bile abazalık had safhada. bazen yaşıtım bir iki kız görüyorum. daha o zamanlar kızların küçükken bıyıklı olduğunu ve bunun bazılarında ileriki yaşlarda da sürdüğünü bilmiyorum tabi. güzel geliyolar. bunla sevgili olur muyuz? kola mola ısmarlar mıyım falan diye düşünüyorum. 11 yaş sevgililiği o kadar olm. öpüşmek koklaşmak anca cesur kızlarla. sonra sıra bize geldi. dedem işini halletti. bankadan çıkar çıkmaz, dedeeaa bana top al, diye yapıştım yakasına. gariban adam belki de yıllar önce ayağının değdiği toplara bakıyordu bakkal önünde. gittik sert plastik kaplı birini aldık ordan. ulan o bu değil de, plastik toplar acayip rüzgara kapılıyo amınakoyim. öyle böyle değil. hele ki tarlada bahçede oynarsan. yarrak gibi bişi. bi koyuyon topa, nereye gideceği belli değil. o bahçe senin, bu bahçe benim dolaşıyosun. sonra bindik köy dolmuşuna. tezek falan kokuyo, ter kokuyo, köylü adam kokuyo... bunu ayrımsayamıyosun tabi o yaşlarda ama şimdi biliyorum o kokuyu. köye geldik, bahçeye gittik. kont'la oynamak istedim. adı buydu. annem, olmaz, dedi. neden anne yeaa! dün bi kaç köpekle dalaşmış mı, napmış, köpekler buralardan değil. bi bakalım huysuzlanacak mı napıcak. anneannemin dedemin av merakına olan öfkesinden olacak veterinere götürtmek istemedi sanırım. bunu anlatma dedenin yanında üzülmesin diye yediler beni. siktiler attılar yani. bikaç gün geçti aradan. dedeme konudan söz etmedim. dedem de tarla işlerinden napıyo bu köpek deyip de bakmadı. sonra baktık köpek kapıları tırmalıyor falan. anneannem hafif memnun gibi o aralar. hafta sonlarını dağda geçirmesin, koskoca adam bu yaştan sonra ava mı çıkarmış, diye geçiriyor aklından. köpek suya dayanamıyor, ağzından köpükler geliyor. 1 haftanın sonunda geri dönülmez yola girdi. bir pazar sabahı, dedem köpeğin ağzına zar zor tasma taktı, ağızlık falan. ısırmasın diye. benim için anneme tembihlemiş arkamdan gelmesin demiş. gitmek de istemedim zaten. dedem her zamanki av takımını kuşandı. çift kırma tüfeği, belinde fişekleri, sırtında malzeme torbası ve kont. olacakları tahmin ediyordum. dedem ava gitmiyordu. gözlerim doldu ve bir anda bağıra bağıra ağlamaya başladım. dedem tepeyi aştı. bir 10 dakika sonra gelen keskin bir TAK ve ince bir IYYK sesi yemyeşil erik ağacındaki kuşların aniden havalanmasına neden oldu. gökyüzü güneşli ve berraktı. 1 hafta önce yerden bulduğum dal hala elimdeydi. kont'la oynadığımız dal. diğer elimde de dedemle aldığımız top. arkadaşım olmadıktan sonra topu ne yapacaktım ki? bu defa dalı aldım, yere oturdum ve toprağa bir köpek çizmeye başladım. aklımda tek bir soru vardı: köpeğin katili dedem miydi? anneannem miydi?

3 Haziran 2012 Pazar

yol üstü lokantası

yaz sıcağı her yanı kavuruyordu. asfalttan dalga dalga yükselen nemi ve ısıyı rahatlıkla görebiliyordum. arabayı yol kenarı bir ağaç gölgesine park etmiştik. denize bi hayli vardı. içerideki sıcak havadan da bunalmıştık. 50 m. ilerideki yol üstü lokantasına gittik. içeride 5 kişi vardı. 4 kişi zaten bir aileydi. 1'i kamyoncu olmalıydı. dışarıda man'ın son modellerinden ışıl ışıl bir kamyon park edilmişti. bilerek dayıya yakın bir yer seçip oturdum. bir tas mercimek çorbası söyledim. yanında iki dilim limon olsun, dedim. yanımda 2 arkadaşım daha vardı. 3 kişilik bu seyahate belki farklı bir hayat da dahil olabilirdi bi yerinden. kendi aramızda muhabbete daldık. bu arada benim çorba da geldi. kaşığın iyi yıkanmadığı belliydi. değiştirebilir miyiz diye sordum. lokantayı işleten orta yaşlarında, saçları hafif dökülmüş pos bıyıklı adam bir şey demeden kaşığı aldı ve bir yenisini getirirken peçeteyle iyice ovaladı. geldiğinde onun da eskisinden farklı olmadığını, adamın en azından lekeleri kapatma çabasında olduğunu anladım. ama bu sefer bişi demedim. adam artık sıcağın da verdiği bezginlikle sikecek gibi bakıyordu. içeride biri ayaklı, diğeri masa vantilatörü olmak üzere 2 vantilatör vardı. demir sandalyeler ve üzeri muşamba masa örtüsüyle kaplı masalar ve kirli camlar buranın aslında aileyle mola verilecek bir yol üstü lokantası değil de daha çok kamyoncu durağıymış hissi veriyordu. ki zaten kışın öyleydi de tahminimce. bizim kamyoncu dayı eline bir gazete aldı ve göz gezdirmeye başladı. mınakodumun memleketinde mazota, benzine zam yapacağınıza içkiye, sigaraya yapsanıza! orospu çocukları! diye haykırdı birden. göz ucuyla da bizi süzüyordu. yazın sıcağında arabayla yola çıkmış 3 genç, içmeyip sıçmayıp napacaktı, diye düşündü sanırım. sırf biraz bişiler anlatması için; doğru diyosun dayı, dedim. ihtiyaç olana zam yapacaklarına lüks olana zam yapmaları lazım. dayı kısa bi süre bana baktı. sonra lokantacıya döndü. bak, dedi. zehir gibi nesil amınakoyum. görüyon mu? bunlar kurtaracak işte memleketi. siktimin yobazları değil, dedi. sonra bana döndü memleket nere, dedi. buralı mısın? buralıyım dayı, dedim. arkadaşlarla şöyle bi deniz görelim dedik. iyi yapmışsınız iyi. gerçi biz görüyoz da noluyo, sabahtan akşama, akşamdan sabaha sahil şeridindeyim ama gel gör ki ayağımı sokamıyorum siktimin suyuna! sen nerelisin dayı dedim. kütahya'lıyım, dedi. bilir misin? gitmişliğim var dayı, dedim. ortada meşhur bi vazo heykeli vardır. hatta bi keresinde bi arkadaşla üniversiteyi arıyoruz. adamın birine sorduk, şurdan 100 m. git, vazoyu sırtına al bi 100 m. daha git ordan birine sor, dedi. biz de bulduk vazoyu ama dörtyolun ortası. sırtımıza alıcaz vazoyu ama ne yana gidelim bilemedik, dedim. dayı bastı kahkahayı. o çok oluyor, dedi. siz de nasiplenmişsiniz. ee, dayı, dedim. yükün ne? nereye, ne götürüyosun? zenginlere çalışıyoruz amınakoyum, dedi. bi otelin mobilyaları varmış, onları götürüyorum. otel de otel olsa 3 yıldızlı. ama kalmak ateş pahası. ne vakit oldu, 2 oğlan var benim. baba denize gidelim deyip duruyolar, hanım desen o ayrı bi tatava. kaç yaz oldu işten güçten bi yere çıkaramadım. arada bi anasının yanına yolluyorum. onla avunuyo işte. araya lokantacı girdi. mınakoyim biz farklıyız sanki, dedi. deniz burnumuzun dibinde ama biz de gidemiyoz. görüyon durumları, dedi. yanımdaki arkadaşlar bizi dinliyorlardı. bi tanesi sigara içmek için dışarı çıktı. kamyoncu ardından baktı, sonra bana döndü. sarmadı heralde muhabbet, dedi gülümseyerek. yok dayı, dedim sigara içmeye çıktı o. ardından lokantacıya lavaboyu sordum. gösterdi. girdim lavaboya, alafranga bi tuvalet var. ama oturmak mümkün değil. alafranga üstünde alaturka yapman lazım. şimdi o alışveriş merkezlerindeki tuvaleti şöyle kullanın, böyle kullanın yazıları canlanıyordu aklımda. sikerim lan, dedim. nasıl olsa işiycem. dayanılmaz kokuya az buçuk tahammül ederek işedim. allah'tan ayna yeniydi. kendime bi çeki düzen verdim. yeni almış aynayı sanırım, diye geçirdim içimden. çıktım lavabodan. kasaya yöneldim. borcumuz ne kadar dayı, dedim. 4 tl ver yeter, dedi. verdim 4 tl.yi, kamyoncu dayıya da selam çaktım. selametle dayı, dedim. allah yardımcın olsun. lokantacıya da kolay gelsin dedikten sonra diğer arkadaşı da aldım, çıktık. arkamızdan kamyoncu dayı çıktı. arabayla yola koyulduk. aradan bir iki dakika geçmemişti ki kamyoncu dayı kornaya basa basa bizi solladı. yüzümde bi gülümseme oluştu. az da olsa bir insan hayatına dokunmuştum. keşke bi fotoğraf çekilseydik dayıyla. arkasına yazardım hikayesini, dedim içimden. kamyonun rüzgarı biraz serinletmişti. önümüzden uzaklaşırken, kamyon arkası yazısını okudum: dünya bir gündür, o da bugündür.