22 Mayıs 2016 Pazar
sessiz ekran
hayırlı işler halil abi, nasıl gidiyo satışlar? senin gibi. o nasıl oluyo? güzel yani... saat akşam 10 suları. yolu kısaltmak için hastahane bahçesinden geçerken ford transit marka aracının kasasına doldurduğu karpuzları hasta yakınlarına ve bilimum gelip geçenlere ve hatta doktorlar ve hastahane çalışanlarına satmaya çalışan 50lerindeki kır saçlı hafif göbekli bir bey amca yanına yaklaşan ve kendisine abi diye hitap eden orta yaşlı bir kadınla girmişti bu diyaloga. çok barzo bir sarkma mıydı? yoksa eskilerden kalan oldukça naif bir iltifat mıydı ayırt edemedim. yanlarından usulca geçtikten sonra hastahane bahçesindeki masaların arasından bir masa dikkatimi çekti. masada önlerinde yarım iki bardak çay duran iki adam vardı. masa bahçedeydi. fakat onlar hastane kantinin içindeki televizyonu izliyorlardı camın ardından. televizyonda star tv açıktı ve ne olduğunu bilmediğim bir dizi vardı. televizyona dikkat kesilen masalarında muhabbetin bitmiş olduğu aşikar olan birkaç masa daha gördüm. adamlar, kadınlar, çocuklar ifadesiz yüzlerle hastahane kantinindeki televizyona bakıyorlardı. üstelik hepsi bahçedeki masalardaydılar. televizyonun sesi dışarıya hiç gelmiyordu. hepsi sessiz ekranda oynayan görüntülere ifadesiz ve durgun suratlarla kilitlenmişlerdi. bir kadının eteğini çekiştiren küçük bir kız çocuğu su istiyordu. çay bardağının bedenine çarpan kaşık sesleri karışıyordu bahçenin durgun havasına. bir müddet kalmak istedim. oturdum uzak bir masaya. kantin self servisti. sipariş soran olmadı, ben de gidip almadım. o an hastahane konusundaki en hüzünlü sahnelerden birine baktığımı anladım. hepsi bekliyordu. belki serviste yatan hastaları vardı, belki ameliyatta bir yakınları, belki refâkatçıydılar, belki kötü bir haber alıp oraya gelen uzak akrabalar, belki de sadece diğer akrabalara ayıp olmasın diye orada bulunanlar... hiçbir gözde umuttan eser yoktu. içeride, ameliyatta bir yakınım varken nasıl uzaktan sesini bile duymadığım star tv'deki diziyi izleyebileceğimi hayal etmeye çalıştım. belki de kötü haberi bekliyorlardı. doktor "hazırlanın" demişti. hazırlanın. böyle derlerdi. bu acıya hazırlanın demek değildi. kefenini, hocasını, mezar tahtalarını vs. ayarlayın demekti. masrafını bölüşün; mirasını paylaşın demekti. böyle söyleseler bile gelip burada sessiz ekranı izler miydi bir insan? izlerdi. bunu yaklaşık 10 dk.sonra anladım. içeriden 20li yaşlarda bir kız çocuğu koşarak geldi. bahçedeki bir masaya yaklaştı. ellerini telaşlı bir şekilde masaya vurduktan sonra masadaki 3 kişi birden kalkıp hastahane binasına doğru koştu. koşanlardan biri kadındı. bir iki dakika sonra geri koşarak geldi. çocuğunu unutmuştu. bahçede koşa koşa çocuğunu arayıp bulduktan sonra eşarbının ucuyla gözerini silerek hızlı adımlarla tekrar hastahane binasına yöneldi. dizi reklama girdi. televizyona bakanlardan kimse istifini bozmadı. boş ekrandaki calgon reklamını izlemeye devam ettiler. kimse aslında tewlevizyonla ilgilenmiyordu. masalarda dönen dertli muhabbetlerden bir kaçıştı o sessiz ekran. derdi herkes biliyordu oysa. üzerine daha fazla konuşmaya ne gerek vardı? ama konuşmayınca da hiç azalmıyordu meret. en azından söyledikçe içerde kalmıyordu duygular. masada takılı kalıyordu. sessiz ekrana dalan kulaklara teğet geçip boşluğa dağılıyordu. aynı boşluğa karışıyordu sigara dumanları. şifa dağıtılan bir binanın bahçesinde yavaşça, hissettirmeden intihar ediyordu insanlar. gözleri sessiz ekrana takılı; aklı durgun, bedeni yorgun...
22 Nisan 2016 Cuma
eski harleyci ünsal abi
salı günü annemin cumartesi'den boyanmak üzere bıraktığı deri montunu teslim almaya gittim ünsal abi'nin yanına. artık ünsal abi diyorum, çünkü 2 saat muhabbet ettik. çay içtik. deri cilaladık. ünsal abi 50lerinde bi adam. ufak bir dükkanı var. her yerde deri boyasının keskin kokusu. cilanın geniz yakan havası... bir de asılı, serili deri montlar, deri yelekler... fakat girdiğimde dikkatimi ilk çeken şey; ünsal abi'nin dikiş makinası olarak da kullandığı masanın arkasındaki duvarda asılı olan harley kullanan bir adam ve soyut olarak at süren bir kovboy figürünün işlendiği duvar halısı oldu. karşısındaki ufak taburelerden birine oturdum. dükkanı inceliyorum. farketti ama ses etmedi. duvarlarda 80li yılların ispanyol paçasıyla, kabarık saçlı hatunu motorun arkasına atmış gencin bulunduğu karpostallar var. bi yerde şevrolet 56 olduğunu tahmin ettiğim bir aracın içinden çekilmiş sepya bir fotoğrafını gördüm ünsal abi'nin. yanında 2 genç kızın mezuniyet fotoları ve bir de enfes bir foto daha: evlilik fotoğrafı. biraz sonra masaya geldi. elindeki düğmeyi annemin montuna dikmeye başladı. cilalarken koparmış. birden sanki çoktandır tanışıyormuşuz gibi lafa girdi: biz de yorulduk tabi neticede. yıllar geçti, dedi. efendim abi? yıllar geçti diyorum; bu karpostaldakiler gibi bi motorum vardı benim de. harley. turlara giderdik. hızlı zamanlarımızdı. haytaydık. arkadaki duvar halısına iliştirdiği iğnelerden birini aldı. makinaya taktı. 6 kişiydik, diye devam etti. kafa nereye, biz oraya. bi akşam yunanistan'a gidelim mi dedik, 3 gün sonra yunanistan'dayız mesela. motorla tepmediğimiz yol kalmadı. deri işi oradan mı geliyor abi? hem ordan, hem değil. nasıl yani abi? bi gün çanakkale'den izmir'e dönerken kaza yaptım. motor bi yana, ben bi yana. motor haşat oldu. benim de sağ bacak kırıldı. o zamanlar deri ceket falan takılıyoruz. mototorcuyuz ya. üniforma gibi bişi amınakoyim. gerçi hep öyle, şimdi bile. benim de yengenin hediyesi bi mont vardı üstümde. o kazada parçalandı bi kaç yerden. neyse bacak alçıda ama düşündüğüm o değil. ceketi yaptırmam lazım. yengen de motorcu. bazen atardım arkaya, beraber turlardık. anası babası salmıyor tura. derken, izmir'de bi deri mont satan abimiz vardı. ona dedim böyle böyle diye. kemeraltı'nda bir ustayı tarif etti. gittim. abi napabiliriz buna, dedim. hallederiz, dedi. parçalanan yerleri yamadı. yama izi görünmesin diye de üstüne motorcu işlemelerinden dikiverdi. eskisinden daha canti oldu. usta dedim, benim ayak sakat. yola gidemem. iş tutamam. ben yanında durayım. bu işi öğret bana. biraz düşündü. haftalıkta anlaştık. ertesi gün başladım. ta o zamandan beri yaparım. evlilik fotoğrafını gösterdim. abla bu muydu abi, dedim. gülümsedi. evet, dedi. çok gençtik o zamanlar. fotoğraflar bile eskidi. insan nasıl eskimesin. gözleri nemlendi. gizlemeye çalışmadı. bu 2 teker eroin gibi bi illet, dedi. bağlandın mı yarra yedin. bi kaza bana bu mesleği kazandırdı. bir diğeri ise onu kaybettirdi, dedi. sorduğuma pişman oldum. başın saolsun abi, dedim. saol dercesine başını salladı. ondan geriye kalan 2 güzel emanet var bana. biri liseyi yeni bitirdi. geçen sene kazanamadı. bu yıl bi daha hazırlanıyor. mimarlık istiyor. diğeri de eskişehir'de makina mühendisliği okuyor. 3. sınıf. bunları söylerken kızlarının fotoğrafını işaret ediyordu. iç çekti. evlendikten sonra tur için anasından babasından izin almaya gerek yoktu artık. gerçi hala gönülsüzlerdi ya, neyse. afyon'a gidicez. çocukları anneme bırakıp yola çıktık. deri montları da çektik üstümüze. gidiyoruz. kasım gibiydi. ama daha soğuklar çok değil. gece vakti girdik afyon'a. s.ktiğimin memleketinde de bir sis oluyor; göz gözü görmüyor. biz bi an önce motel falan bulmak için basıyoruz. tam ilerde ışıklı bi yer gördük derken, önümüzde aniden bir araç beliriverdi. sonrası bende yok zaten. o mu hatalı solladı, biz mi şeritten çıktık bilmiyorum. o bi yana fırladı, ben bir yana. ben yoldan çıkmışım, yolun sağ tarafına fırlamışım, ot mot var birsürü. o da asfalta fırlamış. başka bi araba daha çarpmış. çarpan adam insaflı çıkmış da durmuş. ambulans falan derken gözü hastanede açtım. lan bizimkiler geldi. kaynana kayınpeder yok bizim. soruyorum; ameliyatta, soruyorum durumu iyiymiş. en sonunda s.kerim lan dedim. durumu iyi olsa gelir beni kontrol ederlerdi amk, dedim. hastaneyi birbirine kattım. sonra öğrendim öldüğünü. kayınpeder de benim yüzümden öldü diye beni öldüreceğine dair yemin etmiş. yanıma gelmemiş. lan amcık! benim canımdan can gitmiş, adamın derdine bak. canım nasıl yanıyor anlatamam. bir süre sustu. sonra; kendimi hiç affetmedim, dedi. y.rak vardı o ışıklara bakacak. bana bir iki dakika ver. içim bi kötü oldu. cebinden bi tekel 2001 çıkardı. yaktı. dükkandan çıktı, gitti. 5 dakika sonra elinde 2 çayla geldi. ee sen neler yapıyosun genç adam, dedi. sanki hiçbişi anlatmamış gibi bi hal takınmıştı. içinin kan ağladığını biliyordum. bozmadım. var mı sende de motor merakı? yok be abi, dedim. biz daha bi deri monta bakamıyoruz. motor bizi aşar. boşver dedi. verdiği bi bok yok. aldığı çok. hem paran gidiyor, -duraksadı- hem canın yanıyor. bundan sonra havadan sudan konuştuk. beşiktaşlıymış. futbol muhabbetine falan girdik. 2şer bardak daha çay içtik ve ayrıldım ünsal abi'den. gözleri en önde asılı duran bir motorcu montuna takılmıştı. kolay gelsin abi, dedim. gözlerini monttan ayırmadan, başını çevirmeden saol, dedi.
3 Ocak 2016 Pazar
yılbaşı
yılbaşılardan oldum olası haz etmemişimdir. alelade bir gün için sanki çok özelmiş gibi yapay hazırlıklar yapmak ve mutluluk maskesi altına saklanmak bana pek uygun gelmiyor. ha yeni yıl geldi diye gerçekten sevinenler vardır; ona da saygı duyarım. bi insan ölüme biraz daha yaklaştığı, 1 yıl daha yaşlandığı için huni şapkalı, havai fişekli kutlama yapar mı lan? yapıyor amk. hem de hiç anlamadığım dillerde yapıyor.beni biliyosunuz a dostlar. pırıl pırıl fakirim. ultra, über, mega fakirim. ha sen de işi gücü bırakıp bunu okuduğun için sen de zengin sayılmazsın. fakirliğin getirdiği bir kültür fukaralığı da var. bunu çok iyi anladım yandaki ilanla. bu ilan bir yılbaşı programı. eskiden olsa david'in köleleri olacak olan mekan adı david's people. ve bu programı size 160 tl'ye iteliyor, şey pardon sunuyor. ben de ulan en azından instagram'a iki pozumuz olur, elit görünürüz, sınıf atlarız vs. kafasıyla sağda solda etkinlik bakarken rastladım. gideceğimden de değil aslında. millet nerelere para döküp, bi sik alamıyor'u merak ettim. bu ilana denk geldim. abi şuna gitsem, ne yiyeceğimi bilmiyorum amk ya.
olm google'a yemek sorulur mu lan? şu listeye bak abi. bu ne? greek kabak? pirinç pikate? yunan kabağı mı lan, ne bu? pikate ne? ya normant? japon tornası? sanayiden mi geliyo yemek? morney sos, domates coulis... taco alaçatı, şey alachanga. çikolatalı mousse. adamlar fareyi çikolataya bulayıp getirse, abi 160 bayılmışım der, kuyruğundan tutar indirim mideye. mousse ne lan? ne yiyeceğimi az çok kestirebildiğim bi sıcak şarap + sucuk partisi var abi. ötesi yok. insanın yüzüne fakirliğini osmanlı tokadı gibi sağdan soldan çakarak ağız burun bırakmayan bir ilan olmuş. allah belanı versin ümit.
baktım diğerleri de buna uzak değil. evde elitliğe adım atayım dedim moruk. günah dolu bir gece geçirdim. aldım şişeyi elime. parmaklarımı yavaşça vücudunda gezdirdim. yavaş yavaş yukarılara çıktım. hisettirmeden kapağa kadar geldim. hafif bir dokunuşla sola doğru çevirdim. içindekileri dökmeye hazırlandı. ama ondan önce güvende olduğunu hissettirmeliydim. dudaklarımı yaklaştırdım. hafif aralık ağzından çıkan havayı hissedebiliyordum. kokusunu duyabiliyordum. gözlerimi kapattım ve dudaklarımı şişeye bastırdım. şiveps mandalina'yı kafaya dikip 2 büyük yudum aldım. böylece bu yılbaşında fakirliğin flaması, arması, sembolü, her şeyi mandalina yerine şiveps mandalina'yı tercih ederek elitlikte ilk adımımı atmış oldum. annemin hazırlığı da güne uygundu. annem de limon dilimleriyle tatlandırılmış kırmızı mercimek çorbası, sarımsaklı yoğurtla servis edilen zeytinyağı ile terbiye edilmiş karışık kızartma ve çikolatalı puding hazırlamış. gecenin sonunda da sıcak çay eşliğinde patlamış mısır partisi vardı.
bir de evdeki yılbaşılar da eskisi gibi olmuyor. eskiden sanatçılar ulaşılabilir değildi. millet canlı canlı yapılan programları izlerdi. coşku vardı amk. şimdi her biri otel köşelerinde, tv'lerde bant yayınlar vs. bir de abi millet sanatçı dediği insanların bi bok olmadığını anladı. senin benim gibi, hatta daha gerizekalı olanları çoğunlukta olduğun teyit etti. olm adama twitter'dan sövebiliyosun yaa. böyle bi imkân var bugün. o da sana sövüyo. yıllardır trt ekranında ayıla bayıla izlediğin, ulaşılamaz yerlere koyduğun adamların kaavedeki salih amca'dan farkının olmadığını görüyosun şimdi. biliyosun bunu. e ne diye önemsiyim ki artık amk? bunun yerine twitter'da pek söveni olmadığı gibi seveni de çok olmayan "az ünlüler"e yöneldi halk. az ünlü diye bişi var amk. genelde yöresel kanallarda program yapıyo bunlar. adam bi anons geçiyor; türkiye'nin en önemli ozanlarından, 1300 eserin sahibi falan filan yeni eserlerini sizler için söylüyor!!! stüdyo dahil, tv'de adamı tanıyan sayısı programın sunucusunu da katarak 10 kişiyi geçmez amk. ama adam gelip söylüyor. değişik yöre kanallarında kadınların "hüleeeeeğ" modunda kükrediği, erkeklerin sürekli soğuk espriler yapıp güldükleri ve bilimum miktarda "kalbini çaldırdım; duymadın gibi. gönlüne mesaj attım; görmedin, he mi?" gibi imkansızı aşan sözler barındıran memleket havalarının çalındığı programlar yapan insanlar bunlar. baya bildiğin albüm çıkarıp, klip çekiyorlar. yeni albümlerini tanıtıyorlar. memleketin her iline sesleniyor; ilçelerine, beldelerine, köylerine kadar selam yolluyor ve sürekli bağırıyorlar. konserler verip, sevenleriyle buluşuyorlar. kafalar değişik olsa da bir şeyleri başarmışlar abi. az ünlüler ama ünlüler. genelinin kökeni pavyon yada gazino kültürüne dayanıyor. vakti zamanında az ünlüyken çok üne kavuşan mustafa keser ve ankaralı mahlaslı şarkıcılar vardı. şimdi yelpaze baya genişlemiş. çok değişik abi. yılbaşı akşamında da vardı bunlardan. bi müddet bunları izledik ailecek. hatta vatan tv'deki program açıktı yeni yıla girerken. vatan tv ne amk ya? oldu olacak çay tv falan olsun amk. bu ne olm? ben kilometrelerce uzakta niye yerel bi kanalı izliyim?
ertesi gün şu yukarıdaki ilandaki mekanın feysbuk sayfasında yayınlanan bir video gördüm. video o geceden bir kaç dakikayı kapsıyor. abi millet götdonduran soğuklarından kıç kadar mekana sıkış tepiş doluşmuş. baya bildiğin dolmuş gibi olmuş. dolmuş derken ulaşım aracı. ha mekan dolmamış mı, o da dolmuş. ama bu dolmuş başka dolmuş. içerde de canlı müzik yapan 2 eleman var. bunlar duman'dan senden daha güzel çalarken millet eğleniyor diyeceğimi sanıyorsan, yanılıyorsun. millet kös kös oturuyor abi. sucuğunu yiyor. sıcak şarabını içiyor. mal gibi bakıyor. masalara baktım, birbiri ile muhabbet edenler var mı diye. 1 masa da oğlan sevgilisi olduğunu tahmin ettiğim bir kızla konuşuyor. diğerleri walking dead amk. olm mutlu değilsiniz lan işte. 160'ı verip sucuğu yemişin ama mutlu değilsin kardeşim. sadece şanın yürüsün diye, statü meselesi gözüyle baktığın için, iki cüzdana bakan kaşar tavlayacağım diye, imaj uğruna öpülmüşsün o al yanaklarından. ama mutlu değilsin amk. gözlerinden okunuyor. mahkeme duvarı gibi suratından okunuyor. yarak gibi geçiyo yılbaşın. başına huni geçirsen, götüne havai fişek soksan gülmeyecek o yüzün. çünkü içi boş. için boş.
moruk, ne varsa gene fakirhanede var. çok ünlüler bantsa az ünlüde var. var ulan güzel şeyler hala. ailede var. eşte var. dostta var. arkadaşta var. muhabbette var. tombalada var. mandalinada var. kestanede var. sobada var. çayda var. ne varsa insanda var be olm. robotlaşmaya, kendini ürün haline getirmeye ne gerek var?
hepinize mutlu yıllar. bu arada mekke'nin fethi 11 ocak 630. çevrenizde böyle dalyaraklar varsa söyleyin, götten tarih uydurup yılbaşında vaaz vermesinler.
23 Ağustos 2015 Pazar
konteynır
1993 sonbaharı - izmir
saatler çalışmayı gösteriyordu. aslında tam olarak köleliğe işçilik geçiyordu saat. daha çok zaman vardı özgürlüğe. ah bir bilselerdi bu konteynırlarda ne dizeler dökülüyor yüreklerden. bilinmezdi. bilinemezdi. yevmiyemizi veren adam bile uğramazdı konteynıra. eşek bağlasan durmazdı ya... biz duruyorduk. durmak zorundaydık. kör boğaz durmuyordu. kader, öl diyordu ama bir türlü ölemiyorduk. nasıl oluyor da kimse bizi bu köle hücrelerinde bulamazken yaşamaya sebep bulabiliyorduk artık biliyorum. kalbimiz vardı, irademizi aşan; seviyorduk. hiçbir zaman tanışamayacağımız kızları seviyorduk. akşamları yorgun bedenlerimizi asıyorduk kapının arkasına ertesi gün yeniden giymek üzere. narin ruhumuz uzanıyordu yatağa. ve sevdiğimiz kızları anlatıyorduk akşamları vakit bulursak ve yorulmamışsa vücutlarımız, kordon boyu attığımız turlarda görebildiğimiz.
konuşmuyordu sami. paketinden bir dal daha çıkardı. sigarası gibi yanıyordu yüreği de. kendini tüketerek. yarın harç geliyormuş, dedim usulca. aldırmadı. zaten olacak olan olurdu. gözlerini kordon boyundaki gösterişsiz bir kafeye dikmişti. oradaki bir garson kızı seviyordu. kızın üniversiteli olduğunu öğrenmişti. tabi kızın sami'nin varlığından bile haberi yoktu. akşamüstüleri vakit bulduğumuzda gelirdik hep. soğuk betona oturup, sıcak koltuklara oturan yaşıtlarımıza hizmet eden o garson kızı izlerdi sami. ben ise sahil yolunu kullanan bir başka kızı seviyordum. kızın hakkında en ufak bir bilgim yoktu. bir ara elinde zülfü livaneli'nin diktatör ile palyaço kitabını görmüştüm. buradan sol görüşlü olduğuna, halkların eşitliğine inandığına, işçilerin haklarını savunduğuna ikna etmiştim kendimi. ne zaman geçeceğini hiç bilmiyordum. zaten ilk gördüğüm günden sonra sadece 2 kere daha görmüştüm. bir umuttu. belki geçerdi.
yaşadığımız yerde eşek bağlasan durmazdı ama gençtik. sami 23'ündeydi henüz. şiir yazardı. türkü söylerdi. güzel de söylerdi. ama kötü yazardı sami. pek anlamam şiirden ama kafiyesiz, ölçüsüz şeye nasıl şiir denirdi? aldırmazdı bana. annesi, sami küçükken vefat etmişti. babası ve bir kardeşi faili meçhule kurban gitmişti. 2 kardeşi daha vardı sami'nin. biri üniversite okumaya diye gitmiş, eskişehir'de öğrenci protestolarında içeri alınmıştı. diğeri ise amcasının yanında çalışıyordu. sami babasının, abisinin katillerini aramıştı bir zaman. aradıkça belaya bulanmış, belaya bulandıkça karanlık ellerin soğuğunu hisseder olmuştu. daha sorsa, o da ölecekti. işte o an kaybedecek hiçbir şeyinin olmadığını anlayıp izmir'e gelmişti. inşaatta tanıştık sami'yle.
sami, sigarasını söndürdü. izmaritini denize fırlattı. kız da sipariş getirmek için gözden kaybolmuştu. artık burada kalmayacağım, dedi. neden diye sormadım. kim bu hayata razı olurdu ki? nereye, diyebildim sadece. nereye gideceksin? istanbul'a. başka iş bakacağım. gerekirse taş taşırım. istemsizce güldüm. şuan farklı bişey yapıyoruz sanki, dedim. boş bir bakış attıktan sonra bir dal daha çıkardı paketinden. sen de gel, dedi. kaybedecek bir şeyi olmayan adamlar için çok kolaydı radikal kararlar almak. bakkaldan ekmek almak kadar kolaydı. nasıl olsa kaybedecek bir şeyleri olmazdı. daha kötüsü yoktu çünkü. dibi gören insanlar bunun radikal bir karar olduğunun farkına bile varmazlardı. gelemem, dedim. neden? borcum var patrona. ne borcu? borç aldığımı söylememiştim. yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmese de hesabımız ayrıydı. köyden haber geldi, dedim. dedem hastaymış. para lazımmış. ben de patrondan borç istedim. biraz para aldım. maaşımdan kesersin dedim. ben gelmek istesem de patron salmaz beni. boğazına tasma takılmış bir köpek gibi hissediyordum kendimi. ancak bu his bile biraz lükstü.
4 gün daha çalıştı sami. bir gün son kez çıktı konteynır'ın kapısından. sabaha karşı saat 3'te. bekçi işkillenmesin diye de yaktırmadı ışıkları. karanlıkta vedalaştık. gözlerimdeki yaşları görmedi. görseydi kesin şairane birkaç söz söyler, avutmaya çalışırdı. parasıyla kendine bir tshirt pantolon almıştı. onları giydi sami. yeni bir başlangıç olacağına inandırmıştı kendini.
3 yıl geçti. 6 inşaat bitti sami'nin ardından. ilk 6 ay mektuplaştık. sonra seyreldi. sonra tükendi. bu kez o radikal kararı ben aldım. sami dönmediğine göre rahata kavuşmuştu. belki kader bana da gülerdi. durumu kötü olsa gelmez miydi? gelirdi elbet. nereye gidecekti? her yere gidebilirdi...
gün ağarınca yola çıktım. yol bitmiyordu. sigara üstüne sigara yakıyor, hiç bilmediğim o devasa şehirde ne yapacağımı düşünüyordum. en son mektup adresinden başlayarak iz sürmeli, sami'yi bulmalıydı ilk iş. o yardım ederdi.
sordum, soruşturdum. bir hafta aradım sami'yi. en sonunda bir inşaatı tarif ettiler. gittim. akşam karanlığı çökmek üzereydi. gözlerim sami'yi arıyordu. sanki nerede bulacağımı biliyormuş gibi işçilerin kaldığı konteynıra baktım. oradaydı sami. beyaz bir atlet vardı üzerinde. kanını, terini katarak kazandığı ekmeği bölüyordu yemek için. sami? muzaffer! seni hangi rüzgar attı buraya? kalktığı gibi öyle sıkı sarılmıştı ki, yılların özlemini bir anda dindirmek istiyor gibiydi. aynı şekilde karşılık verdim. hiçbir şey konuşmadan cem karaca'dan söylemeye başladı: ben ekmeğimi böldüm de yedim, suyumu kazandım da içtim, diye. sofraya buyur etti. çalışmaya mı geldin, ziyarete mi? bilmiyorum, dedim. çalışmaya sanırım. hafızam canlanıyordu. izmir'den çıkışını hatırladım. bunun için mi gelmişti? bu muydu büyük umutlar? bir konteynırdan bir başkasına... gel, dedi karanlık çökünce. seni şehrin en güzel yerine götüreceğim. takıldım peşine. hem bir iki laflarız. harika olur. boğaz köprüsünün ortasına kadar geldik. bacaklarımızı uçsuz bucaksız gibi görünen marmara'ya doğru uzattık. ee muzaffer, ne var ne yok izmir'de? bıraktığın gibi. bıraktığın gibi olduğu için de ben de gelmeye karar verdim. iyi yaptın, iyi yaptın... gözleri çökmüştü. zayıflamıştı sami. saçlarında aklar bile belirmişti şimdiden. oysa daha 26 yaşındaydı. işten güçten, hayattan konuştuk. kafede çalışan kızı bile sordu. artık çalışmıyor orada. başka bi yerde de görmedim. okulu bitti heralde, dedim. gülümsedi. güzel kızdı ama, dedi. eli ekmek de tutuyordu üstelik. inşallah kısmeti de hayırlı olur. hava soğuktu. beton soğuktu. deniz soğuktu. şiir yazıyor musun hala? en son istanbul'a gelirken yazdım. sonra bıraktım. belki de sen haklıydın. kafiyesiz, ölçüsüz... ne bileyim. ne yazdın? okuyim mi? oku, dedim. şiirlerini de özledim. gülümsedi. gökyüzüne baktı ve ''vedalarımız bile fiyakalı olmadı, çünkü biz yaşamak için çalışmak zorunda olan, fırsat olursa da araya gençliğini sıkıştıran çocuklardık.'' dedi. işte buna şiir derim, dedim. güldü. ayaklarımız üzerinde duruyorduk fakat yine de o en onulmaz boşluktaydık. tıpkı boşlukta sallanan ayaklarımız gibi. beton soğuk, hasta olucaz, hadi gidelim. yarın ben patronla konuşurum. işbaşı yaparsın. şehrin ışıklarını gösterdi. işte burası istanbul. istanbul'a hoşgeldin... şehrin ışıkları arasında hiçbir zaman görünmeyecek olan konteynırın ışığını hayal ettim. kimsenin umrunda değildik. kimse de bizim farkımızda değildi. sami'nin sırtına hafifçe vurdum. iyi ki varsın lan, dedim. ehehe eyvallah, sen de öyle, dedi. kalabalıkların arasında kaybolduk.
saatler çalışmayı gösteriyordu. aslında tam olarak köleliğe işçilik geçiyordu saat. daha çok zaman vardı özgürlüğe. ah bir bilselerdi bu konteynırlarda ne dizeler dökülüyor yüreklerden. bilinmezdi. bilinemezdi. yevmiyemizi veren adam bile uğramazdı konteynıra. eşek bağlasan durmazdı ya... biz duruyorduk. durmak zorundaydık. kör boğaz durmuyordu. kader, öl diyordu ama bir türlü ölemiyorduk. nasıl oluyor da kimse bizi bu köle hücrelerinde bulamazken yaşamaya sebep bulabiliyorduk artık biliyorum. kalbimiz vardı, irademizi aşan; seviyorduk. hiçbir zaman tanışamayacağımız kızları seviyorduk. akşamları yorgun bedenlerimizi asıyorduk kapının arkasına ertesi gün yeniden giymek üzere. narin ruhumuz uzanıyordu yatağa. ve sevdiğimiz kızları anlatıyorduk akşamları vakit bulursak ve yorulmamışsa vücutlarımız, kordon boyu attığımız turlarda görebildiğimiz.
konuşmuyordu sami. paketinden bir dal daha çıkardı. sigarası gibi yanıyordu yüreği de. kendini tüketerek. yarın harç geliyormuş, dedim usulca. aldırmadı. zaten olacak olan olurdu. gözlerini kordon boyundaki gösterişsiz bir kafeye dikmişti. oradaki bir garson kızı seviyordu. kızın üniversiteli olduğunu öğrenmişti. tabi kızın sami'nin varlığından bile haberi yoktu. akşamüstüleri vakit bulduğumuzda gelirdik hep. soğuk betona oturup, sıcak koltuklara oturan yaşıtlarımıza hizmet eden o garson kızı izlerdi sami. ben ise sahil yolunu kullanan bir başka kızı seviyordum. kızın hakkında en ufak bir bilgim yoktu. bir ara elinde zülfü livaneli'nin diktatör ile palyaço kitabını görmüştüm. buradan sol görüşlü olduğuna, halkların eşitliğine inandığına, işçilerin haklarını savunduğuna ikna etmiştim kendimi. ne zaman geçeceğini hiç bilmiyordum. zaten ilk gördüğüm günden sonra sadece 2 kere daha görmüştüm. bir umuttu. belki geçerdi.
yaşadığımız yerde eşek bağlasan durmazdı ama gençtik. sami 23'ündeydi henüz. şiir yazardı. türkü söylerdi. güzel de söylerdi. ama kötü yazardı sami. pek anlamam şiirden ama kafiyesiz, ölçüsüz şeye nasıl şiir denirdi? aldırmazdı bana. annesi, sami küçükken vefat etmişti. babası ve bir kardeşi faili meçhule kurban gitmişti. 2 kardeşi daha vardı sami'nin. biri üniversite okumaya diye gitmiş, eskişehir'de öğrenci protestolarında içeri alınmıştı. diğeri ise amcasının yanında çalışıyordu. sami babasının, abisinin katillerini aramıştı bir zaman. aradıkça belaya bulanmış, belaya bulandıkça karanlık ellerin soğuğunu hisseder olmuştu. daha sorsa, o da ölecekti. işte o an kaybedecek hiçbir şeyinin olmadığını anlayıp izmir'e gelmişti. inşaatta tanıştık sami'yle.
sami, sigarasını söndürdü. izmaritini denize fırlattı. kız da sipariş getirmek için gözden kaybolmuştu. artık burada kalmayacağım, dedi. neden diye sormadım. kim bu hayata razı olurdu ki? nereye, diyebildim sadece. nereye gideceksin? istanbul'a. başka iş bakacağım. gerekirse taş taşırım. istemsizce güldüm. şuan farklı bişey yapıyoruz sanki, dedim. boş bir bakış attıktan sonra bir dal daha çıkardı paketinden. sen de gel, dedi. kaybedecek bir şeyi olmayan adamlar için çok kolaydı radikal kararlar almak. bakkaldan ekmek almak kadar kolaydı. nasıl olsa kaybedecek bir şeyleri olmazdı. daha kötüsü yoktu çünkü. dibi gören insanlar bunun radikal bir karar olduğunun farkına bile varmazlardı. gelemem, dedim. neden? borcum var patrona. ne borcu? borç aldığımı söylememiştim. yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmese de hesabımız ayrıydı. köyden haber geldi, dedim. dedem hastaymış. para lazımmış. ben de patrondan borç istedim. biraz para aldım. maaşımdan kesersin dedim. ben gelmek istesem de patron salmaz beni. boğazına tasma takılmış bir köpek gibi hissediyordum kendimi. ancak bu his bile biraz lükstü.
4 gün daha çalıştı sami. bir gün son kez çıktı konteynır'ın kapısından. sabaha karşı saat 3'te. bekçi işkillenmesin diye de yaktırmadı ışıkları. karanlıkta vedalaştık. gözlerimdeki yaşları görmedi. görseydi kesin şairane birkaç söz söyler, avutmaya çalışırdı. parasıyla kendine bir tshirt pantolon almıştı. onları giydi sami. yeni bir başlangıç olacağına inandırmıştı kendini.
3 yıl geçti. 6 inşaat bitti sami'nin ardından. ilk 6 ay mektuplaştık. sonra seyreldi. sonra tükendi. bu kez o radikal kararı ben aldım. sami dönmediğine göre rahata kavuşmuştu. belki kader bana da gülerdi. durumu kötü olsa gelmez miydi? gelirdi elbet. nereye gidecekti? her yere gidebilirdi...
gün ağarınca yola çıktım. yol bitmiyordu. sigara üstüne sigara yakıyor, hiç bilmediğim o devasa şehirde ne yapacağımı düşünüyordum. en son mektup adresinden başlayarak iz sürmeli, sami'yi bulmalıydı ilk iş. o yardım ederdi.
sordum, soruşturdum. bir hafta aradım sami'yi. en sonunda bir inşaatı tarif ettiler. gittim. akşam karanlığı çökmek üzereydi. gözlerim sami'yi arıyordu. sanki nerede bulacağımı biliyormuş gibi işçilerin kaldığı konteynıra baktım. oradaydı sami. beyaz bir atlet vardı üzerinde. kanını, terini katarak kazandığı ekmeği bölüyordu yemek için. sami? muzaffer! seni hangi rüzgar attı buraya? kalktığı gibi öyle sıkı sarılmıştı ki, yılların özlemini bir anda dindirmek istiyor gibiydi. aynı şekilde karşılık verdim. hiçbir şey konuşmadan cem karaca'dan söylemeye başladı: ben ekmeğimi böldüm de yedim, suyumu kazandım da içtim, diye. sofraya buyur etti. çalışmaya mı geldin, ziyarete mi? bilmiyorum, dedim. çalışmaya sanırım. hafızam canlanıyordu. izmir'den çıkışını hatırladım. bunun için mi gelmişti? bu muydu büyük umutlar? bir konteynırdan bir başkasına... gel, dedi karanlık çökünce. seni şehrin en güzel yerine götüreceğim. takıldım peşine. hem bir iki laflarız. harika olur. boğaz köprüsünün ortasına kadar geldik. bacaklarımızı uçsuz bucaksız gibi görünen marmara'ya doğru uzattık. ee muzaffer, ne var ne yok izmir'de? bıraktığın gibi. bıraktığın gibi olduğu için de ben de gelmeye karar verdim. iyi yaptın, iyi yaptın... gözleri çökmüştü. zayıflamıştı sami. saçlarında aklar bile belirmişti şimdiden. oysa daha 26 yaşındaydı. işten güçten, hayattan konuştuk. kafede çalışan kızı bile sordu. artık çalışmıyor orada. başka bi yerde de görmedim. okulu bitti heralde, dedim. gülümsedi. güzel kızdı ama, dedi. eli ekmek de tutuyordu üstelik. inşallah kısmeti de hayırlı olur. hava soğuktu. beton soğuktu. deniz soğuktu. şiir yazıyor musun hala? en son istanbul'a gelirken yazdım. sonra bıraktım. belki de sen haklıydın. kafiyesiz, ölçüsüz... ne bileyim. ne yazdın? okuyim mi? oku, dedim. şiirlerini de özledim. gülümsedi. gökyüzüne baktı ve ''vedalarımız bile fiyakalı olmadı, çünkü biz yaşamak için çalışmak zorunda olan, fırsat olursa da araya gençliğini sıkıştıran çocuklardık.'' dedi. işte buna şiir derim, dedim. güldü. ayaklarımız üzerinde duruyorduk fakat yine de o en onulmaz boşluktaydık. tıpkı boşlukta sallanan ayaklarımız gibi. beton soğuk, hasta olucaz, hadi gidelim. yarın ben patronla konuşurum. işbaşı yaparsın. şehrin ışıklarını gösterdi. işte burası istanbul. istanbul'a hoşgeldin... şehrin ışıkları arasında hiçbir zaman görünmeyecek olan konteynırın ışığını hayal ettim. kimsenin umrunda değildik. kimse de bizim farkımızda değildi. sami'nin sırtına hafifçe vurdum. iyi ki varsın lan, dedim. ehehe eyvallah, sen de öyle, dedi. kalabalıkların arasında kaybolduk.
28 Nisan 2014 Pazartesi
yabancı
ailenin tek çocuğu olmak çok kötü bir şey: ölemiyorsun. ölemiyorum. hayatımda daha önce hiç istemediğim kadar ölmek istiyorum ama ölemiyorum. istesem de ölemem herhalde zaten, bilmiyorum. sırf arkada bırakacağım iki nefis insan ve bir sürü enfes dost ve bir de dünyalar tatlısı köpeğim olacağı için ölemiyorum. bir gün kendimi bu durumun acısını karşılayabilecek kadar güçlü hissedersem, sanırım o gün öleceğim.
neredeyse her şeye yabancılaştım. herkese; anneme, babama, kendime... aklımda en fazla dönen şey: biz de diğer tüm yaşamış ve ölmüş nesiller gibi öleceğiz. yani eninde sonunda öleceğiz. peki neden kasıyoruz? neden bir yerlere gelmeye çalışıyoruz? öleceğiz lan. ötesi yok ki. niye hayallerimizi gerçekleştiremiyoruz? bunun yerine bir makine gibi, bir yarış atı gibi (ki o atın da bunu istediğini hiç sanmıyorum) bir yerlere gelmeye çalışıyoruz? bu düşüncelerden yola çıkarak gittikçe anlamsızlaşıyorum. gittikçe bayağı gelmeye başlıyor her şey. cevabı olmayan, olsa da asla bulamayacağım sorular soruyorum. aynaya bakıyorum. traş olurken kestiğim yer bile dikkatimi çekmiyor. kendime sorduğum soru şu: kimsin sen? kimim ben, demiyorum. kimsin sen, diyorum. çünkü yansımamda bir sorun yok. yansımam bana soruyor o soruyu aynanın içinde bir yerlerden: kimsin sen? o kadar kısa ve o kadar dolu bir soru ki, cevap veremiyorum. aynanın karşısından çekip gidiyorum. annem, babam; dünyalar tatlısı iki nefis insan. bu kadınla, bu adamla bu evde ne yapıyorum? bu düşünceden nefret ediyorum. onları üzmeye hakkım yok. biliyorum. bu yüzden en neşeli ve en kendi sorunlarından sıyrılıp, memleketin durumuna üzülen, dayı oğlunun ev alınmasını isteyen nişanlısına kızan, anlatılan her şeye gülebilecek kadar neşeli halimi takınıp, salona öyle geçiyorum. hoş, salonda da çok durmuyorum. bir yerden sonra o beyhude çaba ömrünü tamamlıyor. yerini ifadesiz bir surat alıyor. sakalımla oynuyorum. saçımla. onlara bile yabancılaştım. ne lan bu kıllar, tüyler diyorum. kuş olarak doğmuş olsaydım, nasıl olurdu diye hayaller kuruyorum. hatta kalkıp google'dan ''kuşlar nasıl görür'' diye bile arattım. neden yaptım bilmiyorum. uçmak isterdim. ama uçamıyorum. ölmek istiyorum. ölemiyorum. bu istek o kadar dayanılmaz ve cazip ki. o kadar cezbedici ve tahrik edici bir etkisi var ki... bir an önce yok et kendini diyor içinden bir ses. hiçbir şey değişmeyecek. sensiz de bu dünya dönecek. herkes ama herkes annen ve baban dahil, bir iki yıl hatıralarını anıp, yine düğünlere gidecekler ve ayıp olmasın diye çeyrek altın takacaklar diyor. dostların yine iş bulacaklar ve gerçekten de mutlu bir hayata adım atacaklar. çok seven bir iki dostun oğlu olursa belki ikinci bir isim olarak senin adını verecek ama hepsi o kadar. daha fazlası değil. ve birkaç nesil sonra, seni hatırlayacak kimse kalmadığında sen de tamamen, atomlarına kadar yok olmuş olacaksın. kafamın içerisindeki dar koridorlarda o kadar yüksek desibellerde yankılanıyor ki bu düşünceler; kendi sesimi hiç duyamıyorum. kendi sesimi özledim; iç sesimi. ama bu hengamede cılız bir çığlık gibi kaybolup gidiyor. boğuluyorum. hiç istemediğim şeylere, hiç istemediğim zamanlarımda mecbur kılınıyorum. çünkü yaşamam için bu gerekli. çarklar acımasız. aralarında eziliyorum. un ufak oluyor kemiklerim. öfke kontrolümü sağlayamıyorum artık. anneme babama durduk yere kızıyorum. sakinleşmem için ellerinden geleni yapıyorlar. bunu yapmaya hakkım yok! külliyen zararım. bir iki haftadır eve tenha yollardan gidiyorum. belalı sokaklardan. bir iki psikopat herifin sinirini bozarım, belki de bok yoluna giderim diye. o da denk gelmiyor. en azından annem ve babamın kader diyebileceği bir son olsun istiyorum. trafik kazasını da düşündüm mesela. kendimi öldüremem gibime geliyor. kendime bazen acıyorum. bu yüzden öldüremem. hatta biraz da ölümden korkmuyor değilim. yani artık hayati fonksiyonlarını kaybetmek, bir daha asla kazanamayacak olmak nasıl bir şeydir bilmiyorum. korktuğum için kendi irademle bunu yapamam sanırım. bir ara ''kiralık katil yok mudur lan'', diye bile düşündüm. bir binadan da atlayamıyorum. yükseklik korkum var. gittikçe manyaklaşıyorum. ipten saptan bir adam oldum çıktım. halbuki ben hayalleri olan bir kaç çirkin adamdan biriydim. hayallerimi terk ediyorum bir bir. yada onlar beni bırakıp gidiyorlar. gri bir gökyüzünde gözden kayboluyorlar. hava geceye dönüyor yavaş yavaş. hayallerim hep düşünce balonları şeklinde hayal etmiştim. gün geceye döndükçe dilek feneri şeklinde hayal ediyorum. sönük yıldızlar gibi parlaklıkları azalıyor benden uzaklaştıkça. hayal kurmayalı çok oldu. oysa çok severim hayal kurmayı. başımı yastığa her koyduğumda uçarak bir şehrin silüetine karşı dolaştığımı hayal ederdim. üstelik gözüm açık yapardım bunu. şimdi tavana bakıyorum. sıvada küçük bir çatlak var. neredeyse çatlakla arkadaş olduk. ama konuşamıyor o da. onu da ben seslendiriyorum bazen. gittikçe deliriyorum. ne bir filmi tek seferde bitirebiliyorum, ne bir dizi izlerken sabredebiliyorum. porno film bile izlemiyorum artık. fizyolojik ihtiyaçlarımı bir kenara attım da diyebilirim. çok zorunlu olmadıkça karşılamıyorum. 16 kilo verdim. zayıflıyorum. borçlarım var. çalışmıyorum. ödeyemiyorum. yaşım geçiyor. babamın eline bakamam. paramı bile annemden alıyorum. ben böyle gördüm, usül nasıldır bilmiyorum. bi boka yaramıyorum yani. uzun yürüyüşlere çıkıyorum sık sık. eskisinden daha uzun ve daha yoğun sıklıkta yürüyorum. piyano içeren şarkılar dinliyorum. klasik müzik değil elbette. daha dinlendirici olanlardan bahsediyorum. en çok çalmak istediğim enstrüman sanırım piyano. öğrenmek için bir heves bile uyanmıyor içimde. aynadaki adam tekrar soruyor: nesin sen? bir günde neler yaptığımın bir önemi yok. çok da dikkat etmiyorum zaten. yaşayıp gidiyorum işte. bir bitkiden farkım kalmadığını düşünürken bitkinin en azından oksijen ürettiğini hatırlıyorum. bu bile bir artı. tükeniyorum. gittikçe suya temas ettirilen şeker gibi eriyorum. suyla bir bütün mü oluyorum, şekil mi değiştiriyorum, yoksa cidden yok mu oluyorum; bilmiyorum. tat alma duyumu kaybettim. hiçbir şeyden tat alamıyorum. içki içmeyi artırdım. bir avuntu sağlamıyor ama kafamın biraz güzelleşmesi sanki biraz özgür kılıyor beni. duvarların arasında sıkışıp kalmış hissediyorum. birilerine yansıtamıyorum. anlatamıyorum. çünkü bu yazı da dahil, hiçbir sözcük tam karşılığı değil bunun; yada tam karşılığı olan sözcükleri ben bilmiyorum.
ölmek istiyorum. hiç istemediğim kadar istiyorum. hayalleri olan çirkin bir adamken, hayalleri ölen çirkin bir adama dönüşüm bu olsa gerek. umut en son tükenen şey. benim umudum da tükeniyor.
16 Ocak 2014 Perşembe
bitene kadar
hele bir sabah olsundu. hele bir gün ağarsın. belki kayıp gidecekti kadeh parmaklarının arasından. kadeh düşende, kalp de kırılır o an. ah canan! cam kesiği değil; can kesiğidir acıtan. paketi salladı. içinde bir uzun dal samsun daha kalmıştı. bunu da öldürmeli; ağırdan ağırdan ölmeli, dedi içinden. şehri ateşe verdi. tenekedeki ateş sönmeye yüz tutmuştu. şişeye göz dikti. son bir kadehi anca doldururdu. sakalına karışmış saçlarının arasında gezdirdi parmaklarını. geğirdi. şükür, dedi. günah işlerken bile imanlı olacak kadar sadıktı. köz karıştırdığı çubuğu alıp ateşi eşeledi. biraz alevlendirdikten sonra son kadehini doldurmaya koyuldu. tam başını kaldıracaktı ki; bir gölge kendisine yaklaştı: bahattin reis? he, benim. buyur reis. nereye kadar be oğlum? bahattin reis'in sorusu sanki boşlukta uçup gidivermişti. bir süre rüzgarı dinlediler. cevap gelmiyordu. bahattin reis gitmeye niyetlendiği sırada; cevap duyuldu: bitene kadar reis. ne bitene kadar oğlum!? ömür... yaşıyor musun ki? ölemiyorum reis; ölemediğime göre yaşıyorum herhalde. sigaradan derin bir nefes çekti. alevler şehri biraz daha tüketti. böyle olmasını hiç istemezdi. kim isterdi ki reis; kim isterdi ki? ay bulutların arasından kendini gösterdi. karanlığa gömülen sularda yakamozlar uçuştu. sakallarının arasından kaybolan dudaklarına götürdü kadehi. bir yudum daha aldı. bir şişe daha var mı reis? yok. hadi uyu artık. yarına iş çok. elimiz ekmek tutsun biraz. ellerine baktı. bu eller mi ekmek tutacak, diye düşündü. vücudu bir yük gibiydi artık. bulutların arasından çıkıp gelen ay'ı seyretti. o da oralarda mıydı şimdi? görüyor muydu kendisini? izliyor muydu? acıyor muydu haline? dünya'ya sövdü. sövgüsünü rüzgar aldı. belki tanrıya belki boşluğa götürüp bıraktı. bu gece sabaha erecek gibi değildi. bahattin reis; hadi ben yatıyorum, sen de içme artık şu zıkkımı. yarın erken kalkıcaz, deyip teknesine çekildi. reise karşın kendisi; küçük kayığın içinde 2 battaniye ile geceliyordu. bazen üşüyordu. bazen deniz onu beşikteki bir bebek gibi usul usul sallıyordu. dudaklarının ucundan; uyuyacağım reis. uyanmamak üzere uyuyacağım, döküldü. neden sonra gözlerini ateşe dikti. sarı alev, yüzünü aydınlatıyordu. yüz çizgileri o kadar derinleşmişti ki, normalden 10 yıl daha yaşlı görünüyordu. alnında, yüzünde; gözlerinin altında kırışıklıkların bini bi paraydı. sakalları uzamış; saçını hiç kesmemişti. üstelik o uzun saç da sevmiyordu. üzerindeki paltoyu ne zamandır giyiyor, kendi bile hatırlamıyordu. kayalıkların arasına vuran hafif dalgaların sesi bölüyordu sessizliği. sigarasından son nefesi de çekti. umarsızca ayağa kalktı. aklına şener şen'in eşkıya filminin sonu geldi. kollarını iki yana açtı. bulutlardan yol bulup parıldayan devasa ateş toplarına öyle kutsal anlamlar yükledi ki; tanrı olsa onları sadece kendine saklardı. yada o'na hediye olarak verirdi. yıldızların ışıklarını aradı suyun üzerinde. bahattin reis'le yaşıyordu. balıkçılıkta yardım da ediyordu. ama yüzme bilmiyordu. bir gün buna sevineceğini hayal bile edemezdi. uyuyacağım reis, uyuyacağım. öyle derin uyuyacağım ki, kaybolacağım. gecelediği kayığa gitti sallana sallana. kafası güzelleşmişti. ne diyordu şair; güzelleş be oğlum; şimdilik ölümüne kadar hayattasın. ne güzel demişti şair. şairler hep güzel söylüyordu. şairler hep haklıydı. kendini kayığın içine attı. kürekleri aldı. yavaşça uzaklara doğru kürek çekmeye başladı. elbette uzaklarında vardı bir bildiği. üzerindeki toprağın ölülerini diriltmişti bu akşam. hepsi onu çağırıyordu. bu davetin cazibesi; eski yunan efsaneleri'ndeki sirenler'den bile fazlaydı. kürek çeke çeke karanlığın içinde kayboldu. yüzme bilmiyordu. bir gün buna sevineceğini hayal bile edemezdi. uzaklar'a vardığına karar verince. ayağa kalktı. kollarını iki yana açtı. beni bekle, diye fısıldadı. birazdan ben de oradayım. beni affet allah'ım. eşhedüenlailaheillallahveeşhedüennamuhammedenabdûhuverasûlih. kendini karanlık sulara bıraktı. son nefes haresi de bir halka baloncuk olarak yükseldi ve suyun yüzeyinde serbest kaldı. refleks olarak çırpındı. nefes almak için ağzını açtı. su önce yutağı doldurdu. akciğere giden solunum kapakçıkları açıldı. sular ciğerlere hücum etti. önce sağ akciğeri patladı. acı dayanılmazdı. sonra sol paramparça oldu. acıdan ve oksijensizlikten bayılmak üzereydi. kan vücudun içine doluyordu. gözleri yuvalarında devrildi. kalp en geç anlayan organdı. en son o sustu. karanlığın ve sessizliğin içinde kayboldu. dibe geldiğini hiç hissedemedi. suskun gece, sabaha ermeyecek gibiydi zaten. ermedi. bulutların arasına yükseleceğini hayal etmişti. reis gördüğü kabustan uyandı. teknesinin küçük penceresinden kulübeyi kontrol etti. teknede ateş hala yanıyordu. gene şarap almaya mı gitti bu hıyar?! nereye kadar be oğlum? nereye kadar?! bitene kadar reis; ömür bitene kadar...
14 Ocak 2014 Salı
kıl dönmesi
bilenler bilir. erkeklerin başındaki sayısız illetten biridir kıl dönmesi. ulan bende de tam kuyruk sokumunda çıktı. ben de ilk başlarda çok da iplemedim. lan, dedim; sivilcedir geçer, dedim. ama yemedi. hayır, bi de utanıyosun doktora gitmeye de. ne diyeceksin ki olm? götümde kıl döndü, mü diyeceksin? ben de ilk başlarda çok doktora gitme taraftarı değildim. sonra baktım kaşınmaya başladı iyice. ulan güzel bi kızla kesişiyorsun mesela; hop götünü kaşı. dolmuşta gidiyorum örneğin; zaten ayaktayız. milletle akraba olduk, olucaz. hop götü kaşı. bir de kanamaya başladı ufak ufak moruk. o zaman kararımı verdim. sikilmiş götün davası olmazdı sonuçta. bir heves gittim doktora. sıyırdım donu. hocam, dedim. aha göt. bundan gayrı sana emanet. tövbe de çocuğum; falan. akşama doktorla yatsıdayız. tabi ki böyle bir şey olmasını isterdim. ama olay farklı gelişti. şöyle bi iki baktı. sağa sola kıvırdım falan. ameliyat, dedi. hocam, dedim; naptın? mecbur alıcaz. ne zaman? en kısa zamanda olman gerek. istersen bu perşembe'ye gün vereyim; ol kurtul. olurdu olmazdı derken, adam kitledi bana perşembe'yi amınakoyim. yarın gel, tatlillerini ol, git, dedi. tamam hocam. boynu bükük, götü açık çıktım kapıdan. gittim anneme babama utana sıkıla anlattım durumu. tamam dediler. babam ertesi akşam tüy dökücü alıp gelmiş. sıyırdım gene donu. ameliyat bölgesini arındırdık. daha doğrusu biz öyle sanıyorduk. babam; milli parkın ortasındaki kamp alanı gibi avuç içi kadar yeri sıyırmış atmış. ben de bilmiyorum ki çapını, çevresini, pi'yi 3 mü alıcaz napıcaz... ertesi gün tahlile gittim. 7 tüp kan aldılar usta. en son bayıldım. adam hortumu dayamış çekiyor sanki amınakoyim. azıcık yavaş çek, it! gözümü bi açtım; pala bıyıklı bi adam benim bacakları tutmuş; havaya kaldırmış, bekliyor. dayı, dedim. napıyon sen? beynine gan gitsin yiğen, gan, dedi. dayı bırak! doktor dut dedi. dayı, iyiyim ben, bırak tamam. zorla aldım bacakları dayıdan. sonra bir iki ıvır zıvırı da hallettikten sonra tahlil işi bitti. doktorun yanına çıktım sonuçlarla. çarşamba akşamı saat 12'den itibaren bişi yiyip içmiyorsun, dedi. tamam, dedim. çarşamba 11:58'de son suyumu içtim. biraz nette takıldıktan sonra; sabah ameliyata girecek olmanın korkusuyla (ki bu tam anlamıyla ''göt korkusu''ydu. eksiksiz.) uyudum. sabahın 7'inde tabakhaneye bok yetiştiriyormuşuz gibi uçtuk hastaneye. bileğimde ameliyat bilekliği. adamın biri aldı beni; soyundum. ameliyat kıyafetini giydim saat 9 gibi. annem bi yandan ağlıyor. annem her şeye ağlıyor. gerçi benim de ağlamam gerekti. götümü kesecekler lan! boru mu? adam aldı jileti, dön dedi. dayı, dedim; uyuşturmuycan mı? dur la daha, dedi. babamın yarım bıraktığı kamp alanında yeni bir imar alanı açarak genişletme çalışması yaptı adam. sonra bir de cesaret iğnesi vurdu. o iğneyi anlamıyorum; ne ki o? neyin cesareti amınakoyim? daha sonra ameliyathaneye götürülmek üzere sedyeye alındım. ulan ilk defa o kapıdan giricem. çok merak ediyordum ne var içeride diye. annem bi daha başladı ağlamaya. onlara veda edip; o iki kanat cam kapıdan geçtim. odaya geldik. aletleri görünce soğuk duş etkisi yaşadım zaten. ulan bunlar benim götümde fink atıcak öyle mi? bi tane hanım hanımcık hemşire geldi. omriliğimden iğne vurdu lan. bildiğin lokal anestezi. bi temizlikçi herif geldi. adam sordukça soruyor. dayı diyorum, biliyorum; vücudum uyuşana kadar dostluğumuz. napıcan sen okuyup okumadığımı, nereli olduğumu. derken zaten gitti benim alt taraf. yatırdılar beni. bi adam geldi. sağ elimi aldı. iki parmağını birleştirip; elimin üstüne doğru 2 kez vurdu. serum iğnesi takacak. o iğne de bir kalın amınakoyim. bi de yanlış yere taktı ilk. delik deşik etti. acıdan zıplıycam ama belden aşağım yok. sövemiyorum da. içimde uktedir; şimdi buradan söveyim bari. senin ben ta züriyetini sikeyim doktor gibi. ohh. neyse; perdeyi çektiler omuzlarıma kadar. hocam, dedim. kolay gelsin; ben uyusam sakıncası olur mu? yok valla, çok da güzel olur, dedi. iyi dedim. ulan baktım şöyle güleç de bi yüzü var adamın. ameliyat sırasında uyudum. sonra yarma gibi bir hemşire uyandırdı. hani şu cem yılmaz'ın bahsettiği; bıyıklara badem yağı sürülenlerden. geçmiş olsun. saolun, ehi. daha sonra beni odaya aldılar. götüme hortum sokmuşlar. kirli kan akıyormuş. ulan bir de tendürdüyotu bol mu buldu ne doktor. bocalamış üstüme. aldılar beni yatağa; ben de şöyle bi alt takıma baktım. ulan karambolde onlar da gitmesin diye. şimdi o kadar tendürdüyot beklemediğim için; ulan diyorum hissetmiyorum da, işedim mi acaba? kokacak şimdi amınakoyim, falan diye geçiyor içimden. meğer alayı tentürdüyotmuş. o gece öylece geçti. tuvalete gidiyorum babam arkamdan geliyor; götüme sokulan hortumu taşıyor. hayır bir de büyüğü nasıl yapıcam diye düşünüyorum. hadi hastahane alafranga. ev? ev alaturka. hastahanede ertesi gün yemek geldi. bezelye yemeğinden tut tatlısına kadar. ben de bana geldi sandım. meğer ziyaretçiye imiş o. bana? bana bi paket meyva suyu. 3 tatlı 2 tuzlu bisküvi. sıçmiyim diye vermiyorlarmış. lan, bundan sonraki hayatımı besinleri özümseyerek geçirmeyeceğim heralde. birgün haberlere çıkıp; ''diğer insanlar gibi sıçmayı özledim'' demek istemiyorum. o gün de bi adam geldi yanımdaki yatağa. adam ''ben'' aldırmış abi. refakatçisi? güzel mi güzel bi kız. amınakoyim, böyle bahtın dedim ya. annem zaten direk muhabbeti kurdu. bense götüme hortum sokulmuş halde yatıyorum. ulan o saatte ne konuşabilirsin ki kızla. götü de dönemiyorum. hortum zorluyor. kafamı çevirdim yattım bütün gün. akşama kasılı kalmış kafa. dönmüyor amınakoyim. bi de onunla uğraştık. sabah çıkacağız artık hastahaneden. hasta bakıcı geldi sabah. hortumu söktü. dikişleri kontrol etti. pansumanı yeniledi. kim attı bu dikişi, dedi. doktorun ismini verdim. valla bu dikiş zor sökülür, dedi. kanaviçe mi lan bu? iğne oyası mı amınakoyim. zor sökülürmüş. giderayak taşağını da geçti. asıl şoku; ameliyat raporunu alınca okudum. abi 15 cm. uzunluk; 8 cm. derinlik, 3 cm. genişlik boyutunda bi et parçasını almış. yani götün bi lobunu almış; diğerini ikiye bölmüş; kullan demiş bana. pasta dilimi lan resmen. giden gitmiştir; gittiği gün bitmiştir deyip, eve doğru yola koyulduk. 2 güne bir acile pansumana gidicem. ulan 15 gün yüzüstü yattım. ilk acile gittiğimde oradaki doktor da bu dikişi kim attı, dedi. abi, dedim lütfen. yanlış anlama, dedi. dikiş gerçekten profesörlerin atabileceği bir dikiş. meğer adam hep açık atılan dikişi; bende kapalı atmış. o dilim ancak öyle kapanırdı zaten. eve geldiğim ilk gün sandalyede oturmuştum. o günden beri kestaneyi çizdirdin mi hacıığğ, esprilerine uyuzum.
memleket peyniri
kendimi bazen memleket peyniri gibi hissediyorum. hani o memleketteki akrabaların getirdiği. yada memlekette olan sensen; senin götürdüğün. hani o yörenin en değerli şeyi. sonra o peyniri sikleyen olmaz ya hiç. hah; tam da öyle. bazen değerli hissettiğin o an'ın içinde bile bi sik olmadığını ayrımsıyorsun ya; hah ta anasını sikeyim o anın ben. o an kadar orospu çocuğu bi an yok. ulan, diyorsun; o kadar çok sözcük geliyor ki ardından. ta amına koyim böyle dünyanın deyip susuyorsun. işte tam da o an kenara atılmış; bir gün kahvaltılık sofraya çıkmayı bekleyen memleket peynirisin sen. bal bile güzelleştirmiyor ya seni. hani aslında yeni muhite taşınmış ailenin çoğu, tercihini bir başka peynire kullanmıştır çoktan. esamen okunmamıştır uzun zamandır. ve artık sevdikleri de söylenemez seni. ama getirenlere ayıp olmasın deyip o ilk gün sofraya çıkıp; kendini değerli hissettiğin o an aslında bilmiyorsun; seni o sofrada getirenlerin bile sevemeyecek olduğunu. sonra dişleriyle bir parça koparıyorlar senden; bir daha asla sana dönemeyecek olan. bir parçan gidiyor; liğme liğme ediliyor, anası sikiliyor onun çiğnene çiğnene. sonra hop, yutaktan aşağı. mideye. oradan da göte son bi selam çaktıktan sonra kanalizasyonda kaybolup gidiyor. noluyor? zamanla eksiliyorsun. eksiliyorsun. ama sevilmiyorsun ki hiç. herkes birbirine ayıp olmasın diye seninle ilgileniyor. yerine yurduna da dönemezsin o saatten sonra. çünkü o memleketten gelenler de; normalde kullanılan ama kendilerine yeni gelen diğer peyniri daha çok sevmiş oluyorlar. böyle noluyor biliyo musun? memleketten gelenler gidene kadar dolapta; sonra çöpte kaderine ve çürümeye terk ediliyorsun. küfleniyorsun. fareler kemiriyor bu defa seni. o da yoksa; koca bir yalan oluyorsun. oysa ne hayallerin vardı dimi ineğin memesinden çıkarken. daha sütken. mayalanmamış; tuzlanmamışken. kimleri doyururum diyordun. sik gibi kaldın mı şimdi orta yerde. ha? hah bak; buraya kadar böyle böyle anlattım; kendimi tam da böyle hissediyorum. memleket peyniri gibi. sen yerinde yurdunda değerlisin be kodumun evladı. ne diye yarak kürek uzaklara yelken açıyorsun? kim sevecek lan seni orada? ha? pınar var orada. sütaş var. sen kimsin lan? sikik bi entel dantel yumağın damağını şaplatarak; ''yöresel zenginliklerimiz, ehi'' demesine kalıyorsun en fazla.
ulan bir de şu var. gizemin yok ki senin. yani bi ara vardı. mesela otlu peynirin gizemi onu yiyene kadardır. sonra çok da ahım şahım bişi olmadığını anlıyorsun. belki sevmiyorsun ama yine de ulan herkes iyi dediğine göre ben de sırıtmayayım arada falan diyorsun. yarak gibi bi insansın sen de.
ama bende öyle değil ki. ulan sikeyim böyle tez canlılığı. biri bişi dedi mi hop yelkenler iniyor zaten. abi azıcık şeffaf olma la. yok abi. neyse o. hani o böyle beni çok tanımadan; gizem falan var diye düşünürsün belki. ama sadece selam demene bakar amınakoyim. selam! selam, naber? ehe. ben var ya şöyle bişiyim aslında ya. ehe. tam da mod bu. yani tam olarak olmasa da gene buna yakın. yani hani o cool olma tabiri bende tamamen kul olmayla eşdeğer. abi yok. olmuyor. cool da olamıyorum; kul da olamıyorum. iki arada bi deredeyim. hani ulan bugüne kadar bissürü şey yazdın kadınlarla kızlarla ilgili falan diyeceksin belki. belki de bu yüzden ayırılıyorumdur yada kıçıma tekmeyi yiyorumdur lan. olm, kıl dönmesi ameliyatı olduğumdan beri; kıçıma ne zaman tekme yesem ayrı sızlıyor. hani öyle böyle değil. neyse onu başka bi yazıda anlatırım. yav, yediğim tekmede de değilim. bişeyler yanlış oluyor ama ney bilmiyorum. ulan şimdi, hani böyle; ille bi kızla bişiler yaşiyim diye koşturan bir adam değilim. olmadım da. ama bazı adamlar tanıdım. kızla tanışalı daha 3 gün olmuş; bütün yeteneklerini sergileme peşindeler. şunu çalıyorum, bunu yapıyorum; amuda kalkıyorum, şarkı söylüyorum, helikopterden helikoptere atlarken şarjör değiştiriyorum, vs. lan neyin derdindesin? amına kodumun maymunu. siktir git doğaya; çiftleşme dansı yap. bir de şu sosyal medyayla sübliminal verme diye bişi var. karşı cinsin (kız, erkek farketmez.) durumlarını, paylaşımlarını, fotoğraflarını, yorumlarını, hani sıçsa onu bile beğenmek suretiyle; tek gözü kırparak ''baaak; (göz kırp) anlıyosuuun, (göz kırp), ilgiliyiiim (göz kırp), hoşlanıyoruuum ( göz kırp)'' falan mesajı veriliyor. lan nöron. birazcık mitoz bölünmeye çalışsa en azından iş bölümü yapacak. tüm görevleri tek hücreye verince sıkıntı oluyor demek ki. böyle şeylerle çok karşılaşıyorum. ve bunun da adını aşk koyuyorlar ya. aşkınızı ızdırabınızı sikeyim.
adam demiş moruk: aşka inan; kadınlara inanma. çok da doğru demiş, güzel demiş.
lakin; bütün bu yazdıklarım da bir gün senin de memleket peyniri gibi hissetmene engel olmayacak. boşver be olm. şu adaletini siktiğimin dünyasında bizi de kemirecek bi iki fare çıkar elbet. çıkmazsa da küflene küflene ufalanırız. sanki bir gün karışmayacak mıyız toprağa?
ulan bir de şu var. gizemin yok ki senin. yani bi ara vardı. mesela otlu peynirin gizemi onu yiyene kadardır. sonra çok da ahım şahım bişi olmadığını anlıyorsun. belki sevmiyorsun ama yine de ulan herkes iyi dediğine göre ben de sırıtmayayım arada falan diyorsun. yarak gibi bi insansın sen de.
ama bende öyle değil ki. ulan sikeyim böyle tez canlılığı. biri bişi dedi mi hop yelkenler iniyor zaten. abi azıcık şeffaf olma la. yok abi. neyse o. hani o böyle beni çok tanımadan; gizem falan var diye düşünürsün belki. ama sadece selam demene bakar amınakoyim. selam! selam, naber? ehe. ben var ya şöyle bişiyim aslında ya. ehe. tam da mod bu. yani tam olarak olmasa da gene buna yakın. yani hani o cool olma tabiri bende tamamen kul olmayla eşdeğer. abi yok. olmuyor. cool da olamıyorum; kul da olamıyorum. iki arada bi deredeyim. hani ulan bugüne kadar bissürü şey yazdın kadınlarla kızlarla ilgili falan diyeceksin belki. belki de bu yüzden ayırılıyorumdur yada kıçıma tekmeyi yiyorumdur lan. olm, kıl dönmesi ameliyatı olduğumdan beri; kıçıma ne zaman tekme yesem ayrı sızlıyor. hani öyle böyle değil. neyse onu başka bi yazıda anlatırım. yav, yediğim tekmede de değilim. bişeyler yanlış oluyor ama ney bilmiyorum. ulan şimdi, hani böyle; ille bi kızla bişiler yaşiyim diye koşturan bir adam değilim. olmadım da. ama bazı adamlar tanıdım. kızla tanışalı daha 3 gün olmuş; bütün yeteneklerini sergileme peşindeler. şunu çalıyorum, bunu yapıyorum; amuda kalkıyorum, şarkı söylüyorum, helikopterden helikoptere atlarken şarjör değiştiriyorum, vs. lan neyin derdindesin? amına kodumun maymunu. siktir git doğaya; çiftleşme dansı yap. bir de şu sosyal medyayla sübliminal verme diye bişi var. karşı cinsin (kız, erkek farketmez.) durumlarını, paylaşımlarını, fotoğraflarını, yorumlarını, hani sıçsa onu bile beğenmek suretiyle; tek gözü kırparak ''baaak; (göz kırp) anlıyosuuun, (göz kırp), ilgiliyiiim (göz kırp), hoşlanıyoruuum ( göz kırp)'' falan mesajı veriliyor. lan nöron. birazcık mitoz bölünmeye çalışsa en azından iş bölümü yapacak. tüm görevleri tek hücreye verince sıkıntı oluyor demek ki. böyle şeylerle çok karşılaşıyorum. ve bunun da adını aşk koyuyorlar ya. aşkınızı ızdırabınızı sikeyim.
adam demiş moruk: aşka inan; kadınlara inanma. çok da doğru demiş, güzel demiş.
lakin; bütün bu yazdıklarım da bir gün senin de memleket peyniri gibi hissetmene engel olmayacak. boşver be olm. şu adaletini siktiğimin dünyasında bizi de kemirecek bi iki fare çıkar elbet. çıkmazsa da küflene küflene ufalanırız. sanki bir gün karışmayacak mıyız toprağa?
8 Ocak 2014 Çarşamba
en güzel hikaye; en boktan son
''aşka inanın; kadınlara inanmayın.'' - kaan çaydamlı
blogun en kısa yazısı. söyleyecek çok şey, yazacak çok şey var ama anlatabilecek sözcük yok. bu yüzdendir notalara sığınmak; bu kez nim sofyan ile...
blogun en kısa yazısı. söyleyecek çok şey, yazacak çok şey var ama anlatabilecek sözcük yok. bu yüzdendir notalara sığınmak; bu kez nim sofyan ile...
7 Ocak 2014 Salı
adaletini sikeyim
don terden götüme yapışmıştı. dolmuşun bakımı hiç yapılmayan amortisörleri sayesinde gayet hareketli bir yolculuk geçiriyordum. ülker'in üretim fabrikalarından birinin insan kaynakları ''departmanına'' başvuruda bulunmaya gidiyordum. gayet de takımlarımı çekmiş, traşımı olmuş, düzenli ve özenliydim. bu arada departman sözcüğüne acayip kılım. ne yarak kürek bişiydir anlamak mümkün değil. departman; ''sırf asgari ücret aldığın belli olmasın, kendini ezik hissetme'' demenin başka bir yolu bence. yarım saatlik bir yolculuktan sonra dolmuşun son yolcusu olarak araçtan indim. burası gardaşım. eyvallah abi. hadi rastgele. güvenlik noktasına doğru yaklaştım. önümde devasa bir alan ve ileride koca koca binalar vardı. ve gerçekten de karikatürdekilere benziyorlardı. yani çatıları zikzaklıydı. merhaba, dedim. kolay gelsin. ben iş başvurusunda bulunmak için geldim. içeri girebilir miyim? haa, hoşgeldiniz. ancak onu şöyle yapıyoruz. nasıl? 20'li yaşlarda, tahminen benden küçük güvenlik görevlisi son soruma cevap vermedi. elindeki telefondan gelen mesaja cevap yazmaya koyuldu. bir yandan da arkada duvarda dizili raflardan birine ilerledi. konuştuğumuz o küçük pencereden onu izliyordum. diğeri ise vantilatörün karşısında iyice yayılmıştı. raflardan birinden bir form çekip getirdi genç olan. buyrun, dedi. şurada doldurabilirsiniz. sarı bulmaca kalemlerinden uzattı bir tane de. yetkili biriyle görüşmem mümkün değil mi, soramaz mısınız? diye sordum. elimde cv'min olduğu bir dosyayla yarım saatlik yol tepmiştim ve buradan bir yetkiliyle görüşmek istiyordum. güvenlik bir sorayım ama sistem bu şekilde işliyor, dedi. içimden sövdüm ama belli etmedim. bekliyorum, dedim. kısa bir telefon görüşmesinden sonra; maalesef insan kaynaklarından kimse yokmuş şuan fabrikada. alımlarla onlar ilgileniyor, dedi güvenlik görevlisi. nasıl insan kaynaklarından kimse yok amınakoyim? dubai'de taşaklarını yayıp güneşlenecek halleri olmadığına göre; büyük ihtimal hepsi içeride bir gün önce oynanan fenerbahçe maçıyla ilgili sikindirik yorumlar yapıyorlardı ve elbette gelen kim olursa olsun; o an, o orospu çocuğunun keyfinden değerli değildi. cv'mi getirdim, dedim. bu formu doldurmama gerek var mı? maalesef, diye yanıt verdi güvenlik görevlisi bezgin bir ses tonuyla. cv'min bulunduğu bir dosyayı aldım ve formun arasına koydum. foruma sadece ismimi ve soyismimi yazarak bir de fotoğraf ekledim. ardından kendi cv'mi arasına koydum ve sanırım şimdi dolmuş oldu, diyerek görevliye uzattım. ama bu... diyerek söze başlayacaktı. ancak; zaten cv'mde olan bilgileri istiyorlarmış. sizin vaktinizi de daha fazla almak istemem, dedim. peki, başvurunuzu ileteceğiz, dedi. teşekkür ederim, diyerek ayrıldım. sigaramın bitmiş olduğunu o an farkettim. dolmuşun numarasını almıştım. burası yerleşimin dışında olduğu için belde dolmuşları arayınca geliyorlamış. aradım. başka biri var mı abi yanında? yok. tek başımayım. tamam abi 5 dakkaya ordayım. saol. 5 dakika boyunca ülker'e sövdükten sonra dolmuşa bindim. o sırada bir arkadaşım aradı üniversiteden. o da ücretli öğretmenlik yapıyordu. valla burda olsan süper iş yapardın ya. deli gibi ingilizce öğretmeni açığı var. valla gelsen direk öğretmendin. burda olur mu acaba? valla bilmiyorum, bi milli eğitime git istiyosan. hmm, değerlendirmek lazım aslında. milli eğitim onaylı sertifikalarım var. ingilizcem de iyi. süper olur olursa. ön koltukta olduğum için sürücü konuşmamıza kulak kabartmıştı. telefonu kapattıktan sonra; abi, ingilizce öğretmeni misin, dedi. yok be olm. ama ingilizcem iyidir. abi ben açık öğretim okuyorum. 3 yıldır bi ingilizce sınavımı veremedim. bi iki arkadaş daha var ya. ders verebilir misin? parası neyse veririz abi? ha? vereyim olm, ayıp ediyosun. kısa bi pazarlığın ardından cüzi bir miktarda anlaşmıştık. 4 arkadaşı daha varmış. her birinden kişi başı fiyat alacaktım. telefon aldık, verdik. şehre döndüğümde kendimi yorgun hissediyordum. bir yere daha iş başvurusunda bulunacaktım. ancak onu ertesi güne bırakmaya karar verdim. takım elbise yaz sıcağında çekilir çile değildi. ertesi gün şort, tişört ve terlik'le tamamladığım konsepti elimde 2 dosya cv tamamlıyordu. bir başka fabrikanın yolunu tuttum. daha önceki 3 - 4 tecrübeden edindiğim kadarıyla güvenlik dışında kimseyle muhatap olamadığımdan bugün de ben siklemiyordum fabrikaları. güvenliğe gittim. başvuruda bulunmak istediğimi söyledim. şaşırtıcı bir şekilde içeri aldı beni. güvenlikte form olmadığına göre içeri veriyoruz heralde diye düşündüm. gittim. lobide beklerken takım elbiseli, uzun boylu bi adam geldi. başvuruda bulunmak üzere gelen siz miydiniz, dedi. benim, dedim. şöyle buyrun lütfen, dedi. ulan noluyo, dememe kalmadan tak mülakat masasının önünde oturmuş buldum kendimi. ayak başparmağımı orta parmağımın üzerinde yakaladım. vücudum benden bağımsız hareket ediyordu. hoşbeşten sonra; bu alanda bir is tecrübeniz var mı? hayır yok, zaten yeni mezun oldum. hmm... böyle bir işte çalıştınız mı? hayır, zaten yeni mezun oldum. bu departmanda bir görev aldınız mı? hayır, yeni mezun oldum. adam birbirinden farklı ama anlamı aynı 3 soruyu art arda sorma başarısını göstermişti. peki, neden bu işi seçtiniz? üniversite boyunca ve şimdiye kadarki özel yaşamımda edinmiş olduğum tecrübelerin bu alanda başarılı olmamı sağlayacağını düşünüyorum ve sektöre ilgim de olunca başvurmak istedim. hmm... kendinizi nerede görmek istersiniz? bu alanda isim yapmış, sektöre öncülük eden, üreten ve değişimle gelişen bir yönetici olarak görmek isterim. tabi ki adam bu cevabımı ciddiye al(a)madı. neden alsın amınakoyim? adamın karşısında şort, tişört, terlikle ''bu sektörde yönetici olmak istiyorum, bıdı bıdı'' diyorum. adam içinden bir güzel ''sekter lan'' demiştir. hani siktir lan da değil; böyle yaya yaya sekter lan. birkaç soru daha sorduktan sonra teşekkür ederim, deyip beni uğurladı.
o sıralarda başvurduğum 5 fabrikadan hiç geri dönüş yapan olmadı. ders ver abi, geçemiyok, diyen çocuk aramadı. terlikle gittiğim son fabrika ise ofisinde çıkan yangınla haber oldu. ulan girmiş olsaydım, o yangını da ben çıkarırdım heralde. sonra sövdüm mü, sövdü oluyor. gel de sövme amınakoyim. ben sövmiyim, kimler sövsün. adaletini sikeyim güzel ülkem.
o sıralarda başvurduğum 5 fabrikadan hiç geri dönüş yapan olmadı. ders ver abi, geçemiyok, diyen çocuk aramadı. terlikle gittiğim son fabrika ise ofisinde çıkan yangınla haber oldu. ulan girmiş olsaydım, o yangını da ben çıkarırdım heralde. sonra sövdüm mü, sövdü oluyor. gel de sövme amınakoyim. ben sövmiyim, kimler sövsün. adaletini sikeyim güzel ülkem.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)