kendimi bazen memleket peyniri gibi hissediyorum. hani o memleketteki akrabaların getirdiği. yada memlekette olan sensen; senin götürdüğün. hani o yörenin en değerli şeyi. sonra o peyniri sikleyen olmaz ya hiç. hah; tam da öyle. bazen değerli hissettiğin o an'ın içinde bile bi sik olmadığını ayrımsıyorsun ya; hah ta anasını sikeyim o anın ben. o an kadar orospu çocuğu bi an yok. ulan, diyorsun; o kadar çok sözcük geliyor ki ardından. ta amına koyim böyle dünyanın deyip susuyorsun. işte tam da o an kenara atılmış; bir gün kahvaltılık sofraya çıkmayı bekleyen memleket peynirisin sen. bal bile güzelleştirmiyor ya seni. hani aslında yeni muhite taşınmış ailenin çoğu, tercihini bir başka peynire kullanmıştır çoktan. esamen okunmamıştır uzun zamandır. ve artık sevdikleri de söylenemez seni. ama getirenlere ayıp olmasın deyip o ilk gün sofraya çıkıp; kendini değerli hissettiğin o an aslında bilmiyorsun; seni o sofrada getirenlerin bile sevemeyecek olduğunu. sonra dişleriyle bir parça koparıyorlar senden; bir daha asla sana dönemeyecek olan. bir parçan gidiyor; liğme liğme ediliyor, anası sikiliyor onun çiğnene çiğnene. sonra hop, yutaktan aşağı. mideye. oradan da göte son bi selam çaktıktan sonra kanalizasyonda kaybolup gidiyor. noluyor? zamanla eksiliyorsun. eksiliyorsun. ama sevilmiyorsun ki hiç. herkes birbirine ayıp olmasın diye seninle ilgileniyor. yerine yurduna da dönemezsin o saatten sonra. çünkü o memleketten gelenler de; normalde kullanılan ama kendilerine yeni gelen diğer peyniri daha çok sevmiş oluyorlar. böyle noluyor biliyo musun? memleketten gelenler gidene kadar dolapta; sonra çöpte kaderine ve çürümeye terk ediliyorsun. küfleniyorsun. fareler kemiriyor bu defa seni. o da yoksa; koca bir yalan oluyorsun. oysa ne hayallerin vardı dimi ineğin memesinden çıkarken. daha sütken. mayalanmamış; tuzlanmamışken. kimleri doyururum diyordun. sik gibi kaldın mı şimdi orta yerde. ha? hah bak; buraya kadar böyle böyle anlattım; kendimi tam da böyle hissediyorum. memleket peyniri gibi. sen yerinde yurdunda değerlisin be kodumun evladı. ne diye yarak kürek uzaklara yelken açıyorsun? kim sevecek lan seni orada? ha? pınar var orada. sütaş var. sen kimsin lan? sikik bi entel dantel yumağın damağını şaplatarak; ''yöresel zenginliklerimiz, ehi'' demesine kalıyorsun en fazla.
ulan bir de şu var. gizemin yok ki senin. yani bi ara vardı. mesela otlu peynirin gizemi onu yiyene kadardır. sonra çok da ahım şahım bişi olmadığını anlıyorsun. belki sevmiyorsun ama yine de ulan herkes iyi dediğine göre ben de sırıtmayayım arada falan diyorsun. yarak gibi bi insansın sen de.
ama bende öyle değil ki. ulan sikeyim böyle tez canlılığı. biri bişi dedi mi hop yelkenler iniyor zaten. abi azıcık şeffaf olma la. yok abi. neyse o. hani o böyle beni çok tanımadan; gizem falan var diye düşünürsün belki. ama sadece selam demene bakar amınakoyim. selam! selam, naber? ehe. ben var ya şöyle bişiyim aslında ya. ehe. tam da mod bu. yani tam olarak olmasa da gene buna yakın. yani hani o cool olma tabiri bende tamamen kul olmayla eşdeğer. abi yok. olmuyor. cool da olamıyorum; kul da olamıyorum. iki arada bi deredeyim. hani ulan bugüne kadar bissürü şey yazdın kadınlarla kızlarla ilgili falan diyeceksin belki. belki de bu yüzden ayırılıyorumdur yada kıçıma tekmeyi yiyorumdur lan. olm, kıl dönmesi ameliyatı olduğumdan beri; kıçıma ne zaman tekme yesem ayrı sızlıyor. hani öyle böyle değil. neyse onu başka bi yazıda anlatırım. yav, yediğim tekmede de değilim. bişeyler yanlış oluyor ama ney bilmiyorum. ulan şimdi, hani böyle; ille bi kızla bişiler yaşiyim diye koşturan bir adam değilim. olmadım da. ama bazı adamlar tanıdım. kızla tanışalı daha 3 gün olmuş; bütün yeteneklerini sergileme peşindeler. şunu çalıyorum, bunu yapıyorum; amuda kalkıyorum, şarkı söylüyorum, helikopterden helikoptere atlarken şarjör değiştiriyorum, vs. lan neyin derdindesin? amına kodumun maymunu. siktir git doğaya; çiftleşme dansı yap. bir de şu sosyal medyayla sübliminal verme diye bişi var. karşı cinsin (kız, erkek farketmez.) durumlarını, paylaşımlarını, fotoğraflarını, yorumlarını, hani sıçsa onu bile beğenmek suretiyle; tek gözü kırparak ''baaak; (göz kırp) anlıyosuuun, (göz kırp), ilgiliyiiim (göz kırp), hoşlanıyoruuum ( göz kırp)'' falan mesajı veriliyor. lan nöron. birazcık mitoz bölünmeye çalışsa en azından iş bölümü yapacak. tüm görevleri tek hücreye verince sıkıntı oluyor demek ki. böyle şeylerle çok karşılaşıyorum. ve bunun da adını aşk koyuyorlar ya. aşkınızı ızdırabınızı sikeyim.
adam demiş moruk: aşka inan; kadınlara inanma. çok da doğru demiş, güzel demiş.
lakin; bütün bu yazdıklarım da bir gün senin de memleket peyniri gibi hissetmene engel olmayacak. boşver be olm. şu adaletini siktiğimin dünyasında bizi de kemirecek bi iki fare çıkar elbet. çıkmazsa da küflene küflene ufalanırız. sanki bir gün karışmayacak mıyız toprağa?
14 Ocak 2014 Salı
8 Ocak 2014 Çarşamba
en güzel hikaye; en boktan son
''aşka inanın; kadınlara inanmayın.'' - kaan çaydamlı
blogun en kısa yazısı. söyleyecek çok şey, yazacak çok şey var ama anlatabilecek sözcük yok. bu yüzdendir notalara sığınmak; bu kez nim sofyan ile...
blogun en kısa yazısı. söyleyecek çok şey, yazacak çok şey var ama anlatabilecek sözcük yok. bu yüzdendir notalara sığınmak; bu kez nim sofyan ile...
7 Ocak 2014 Salı
adaletini sikeyim
don terden götüme yapışmıştı. dolmuşun bakımı hiç yapılmayan amortisörleri sayesinde gayet hareketli bir yolculuk geçiriyordum. ülker'in üretim fabrikalarından birinin insan kaynakları ''departmanına'' başvuruda bulunmaya gidiyordum. gayet de takımlarımı çekmiş, traşımı olmuş, düzenli ve özenliydim. bu arada departman sözcüğüne acayip kılım. ne yarak kürek bişiydir anlamak mümkün değil. departman; ''sırf asgari ücret aldığın belli olmasın, kendini ezik hissetme'' demenin başka bir yolu bence. yarım saatlik bir yolculuktan sonra dolmuşun son yolcusu olarak araçtan indim. burası gardaşım. eyvallah abi. hadi rastgele. güvenlik noktasına doğru yaklaştım. önümde devasa bir alan ve ileride koca koca binalar vardı. ve gerçekten de karikatürdekilere benziyorlardı. yani çatıları zikzaklıydı. merhaba, dedim. kolay gelsin. ben iş başvurusunda bulunmak için geldim. içeri girebilir miyim? haa, hoşgeldiniz. ancak onu şöyle yapıyoruz. nasıl? 20'li yaşlarda, tahminen benden küçük güvenlik görevlisi son soruma cevap vermedi. elindeki telefondan gelen mesaja cevap yazmaya koyuldu. bir yandan da arkada duvarda dizili raflardan birine ilerledi. konuştuğumuz o küçük pencereden onu izliyordum. diğeri ise vantilatörün karşısında iyice yayılmıştı. raflardan birinden bir form çekip getirdi genç olan. buyrun, dedi. şurada doldurabilirsiniz. sarı bulmaca kalemlerinden uzattı bir tane de. yetkili biriyle görüşmem mümkün değil mi, soramaz mısınız? diye sordum. elimde cv'min olduğu bir dosyayla yarım saatlik yol tepmiştim ve buradan bir yetkiliyle görüşmek istiyordum. güvenlik bir sorayım ama sistem bu şekilde işliyor, dedi. içimden sövdüm ama belli etmedim. bekliyorum, dedim. kısa bir telefon görüşmesinden sonra; maalesef insan kaynaklarından kimse yokmuş şuan fabrikada. alımlarla onlar ilgileniyor, dedi güvenlik görevlisi. nasıl insan kaynaklarından kimse yok amınakoyim? dubai'de taşaklarını yayıp güneşlenecek halleri olmadığına göre; büyük ihtimal hepsi içeride bir gün önce oynanan fenerbahçe maçıyla ilgili sikindirik yorumlar yapıyorlardı ve elbette gelen kim olursa olsun; o an, o orospu çocuğunun keyfinden değerli değildi. cv'mi getirdim, dedim. bu formu doldurmama gerek var mı? maalesef, diye yanıt verdi güvenlik görevlisi bezgin bir ses tonuyla. cv'min bulunduğu bir dosyayı aldım ve formun arasına koydum. foruma sadece ismimi ve soyismimi yazarak bir de fotoğraf ekledim. ardından kendi cv'mi arasına koydum ve sanırım şimdi dolmuş oldu, diyerek görevliye uzattım. ama bu... diyerek söze başlayacaktı. ancak; zaten cv'mde olan bilgileri istiyorlarmış. sizin vaktinizi de daha fazla almak istemem, dedim. peki, başvurunuzu ileteceğiz, dedi. teşekkür ederim, diyerek ayrıldım. sigaramın bitmiş olduğunu o an farkettim. dolmuşun numarasını almıştım. burası yerleşimin dışında olduğu için belde dolmuşları arayınca geliyorlamış. aradım. başka biri var mı abi yanında? yok. tek başımayım. tamam abi 5 dakkaya ordayım. saol. 5 dakika boyunca ülker'e sövdükten sonra dolmuşa bindim. o sırada bir arkadaşım aradı üniversiteden. o da ücretli öğretmenlik yapıyordu. valla burda olsan süper iş yapardın ya. deli gibi ingilizce öğretmeni açığı var. valla gelsen direk öğretmendin. burda olur mu acaba? valla bilmiyorum, bi milli eğitime git istiyosan. hmm, değerlendirmek lazım aslında. milli eğitim onaylı sertifikalarım var. ingilizcem de iyi. süper olur olursa. ön koltukta olduğum için sürücü konuşmamıza kulak kabartmıştı. telefonu kapattıktan sonra; abi, ingilizce öğretmeni misin, dedi. yok be olm. ama ingilizcem iyidir. abi ben açık öğretim okuyorum. 3 yıldır bi ingilizce sınavımı veremedim. bi iki arkadaş daha var ya. ders verebilir misin? parası neyse veririz abi? ha? vereyim olm, ayıp ediyosun. kısa bi pazarlığın ardından cüzi bir miktarda anlaşmıştık. 4 arkadaşı daha varmış. her birinden kişi başı fiyat alacaktım. telefon aldık, verdik. şehre döndüğümde kendimi yorgun hissediyordum. bir yere daha iş başvurusunda bulunacaktım. ancak onu ertesi güne bırakmaya karar verdim. takım elbise yaz sıcağında çekilir çile değildi. ertesi gün şort, tişört ve terlik'le tamamladığım konsepti elimde 2 dosya cv tamamlıyordu. bir başka fabrikanın yolunu tuttum. daha önceki 3 - 4 tecrübeden edindiğim kadarıyla güvenlik dışında kimseyle muhatap olamadığımdan bugün de ben siklemiyordum fabrikaları. güvenliğe gittim. başvuruda bulunmak istediğimi söyledim. şaşırtıcı bir şekilde içeri aldı beni. güvenlikte form olmadığına göre içeri veriyoruz heralde diye düşündüm. gittim. lobide beklerken takım elbiseli, uzun boylu bi adam geldi. başvuruda bulunmak üzere gelen siz miydiniz, dedi. benim, dedim. şöyle buyrun lütfen, dedi. ulan noluyo, dememe kalmadan tak mülakat masasının önünde oturmuş buldum kendimi. ayak başparmağımı orta parmağımın üzerinde yakaladım. vücudum benden bağımsız hareket ediyordu. hoşbeşten sonra; bu alanda bir is tecrübeniz var mı? hayır yok, zaten yeni mezun oldum. hmm... böyle bir işte çalıştınız mı? hayır, zaten yeni mezun oldum. bu departmanda bir görev aldınız mı? hayır, yeni mezun oldum. adam birbirinden farklı ama anlamı aynı 3 soruyu art arda sorma başarısını göstermişti. peki, neden bu işi seçtiniz? üniversite boyunca ve şimdiye kadarki özel yaşamımda edinmiş olduğum tecrübelerin bu alanda başarılı olmamı sağlayacağını düşünüyorum ve sektöre ilgim de olunca başvurmak istedim. hmm... kendinizi nerede görmek istersiniz? bu alanda isim yapmış, sektöre öncülük eden, üreten ve değişimle gelişen bir yönetici olarak görmek isterim. tabi ki adam bu cevabımı ciddiye al(a)madı. neden alsın amınakoyim? adamın karşısında şort, tişört, terlikle ''bu sektörde yönetici olmak istiyorum, bıdı bıdı'' diyorum. adam içinden bir güzel ''sekter lan'' demiştir. hani siktir lan da değil; böyle yaya yaya sekter lan. birkaç soru daha sorduktan sonra teşekkür ederim, deyip beni uğurladı.
o sıralarda başvurduğum 5 fabrikadan hiç geri dönüş yapan olmadı. ders ver abi, geçemiyok, diyen çocuk aramadı. terlikle gittiğim son fabrika ise ofisinde çıkan yangınla haber oldu. ulan girmiş olsaydım, o yangını da ben çıkarırdım heralde. sonra sövdüm mü, sövdü oluyor. gel de sövme amınakoyim. ben sövmiyim, kimler sövsün. adaletini sikeyim güzel ülkem.
o sıralarda başvurduğum 5 fabrikadan hiç geri dönüş yapan olmadı. ders ver abi, geçemiyok, diyen çocuk aramadı. terlikle gittiğim son fabrika ise ofisinde çıkan yangınla haber oldu. ulan girmiş olsaydım, o yangını da ben çıkarırdım heralde. sonra sövdüm mü, sövdü oluyor. gel de sövme amınakoyim. ben sövmiyim, kimler sövsün. adaletini sikeyim güzel ülkem.
6 Ocak 2014 Pazartesi
yol
yol; yola çıkmayanın özgürlüğü, çıkanın tutsaklığıdır. insanların bilmediği şey, özgürlük timsali denizin, balıkçının ekmek kapısı, kurtulamadığı mahpusu, ayrılamadığı sevgilisi olmasıdır.
yola çıkmak, ölümle yaşam arasında bir seçim yapmak değil mi zaten? olduğun yerde çürümek yerine yolla büyümek, yeşermek, meyve vermek, yaşamak... en güzel tutsaklığın koynunda, bir memeden süt içmek.
yol, bir durma anıdır aslında. akıp geçen şey zamandır tekerleklerin altında. rahat olmamalı koltuk ki zamanın ağırlığı hissedilebilmeli. uyutmamalı mesela. yol boyu geçilecek tarih, dokunulacak hayatlar, o ilk bakış, ilk sevişme, ilk ayrılık anları ve bir sürü gözler önünden akıp giden renkler, tatlar, insanlar, sahneler...
hava kuşların tutsaklığı, deniz balıkçının, büyük karanlık boşluk insanın, yol da yolcunun. özgürlük hissi verdiğine bakılmamalı, çıkıldığı vakit sigaradan çok yolu çeker can. tedavisi yine kendisi olan bir bağımlılık...
ilk ayrılık, ilk acı, ilk bilinmezlik, ilk adım, ilk farklı ten, ilk farklı insan gözü,... birçok çocuğu vardır yolun. her birine gebedir ilk adımdan önce. yavaş yavaş, zaman geçtikçe doğurur, acıyla, sancıyla, neşeyle. dokunulmamış bir kadın yol; eline erkek eli değmemiş, hiç öpüşmemiş, hiç ayıplardan söz etmemiş, hiç sevişmemiş ama içinde hepsinin ihtirasını saklayan, günahkârların sırlarını gizleyen, örten, tutan, ölü hayvanların mezarı - ölümü ani ancak canavarca olan -.
yol; farklı insanların hayatlarından geçmiyorsa zevk vermez. bir derin alın çizgisi içinde kaybolmak gerekir; bir kadın vücudunun tuzunu tatmak, bir acı yaşamak gerekir severken. yol; en büyük ızdırap, en büyük ilaç...
kim bilir kaç filme konu olmuş, kaç hayatı yansıtmış ışıklar. kaç kişinin aklında çakmış şimşek. oyuncular anlamış mıdır acaba yolu, yolla ilgili filmlerde? yoksa sadece sahne miydi önemli olan? yönetmenin aklındaki? yol, belli bir süreye sığdırılabilecek kadar basit miydi? koskoca kitaplara sığmıyorken. bir damlayken bu yazı, koca bir okyanusta... Bir durup, düşünme isteği olmuş mudur farklı beyinlerde, akıllarda, ruhlarda? bir durakta, bir iç yolculuk anında...
her durak da bir yol ânıdır aslında. İnsanın kendine yaptığı yolculuk. yürekte biriken dostları bir bir geride bırakma isteği, harcama aymazlığı. Karar anıdır durak. bir sonraki yolun sonunu hayal etmek; bilememek.
sararmış bir yaprağın, rüzgârda savrulması değildir yol. ölüler yolculuk edemez. bir cesedin rastgele atılıp, dışlanmasıdır o. insanların benzetmelere verdiği roller bu yüzden yoldan uzaktır. yol diye bildiğimiz şey çizgilerle donanmış, kimi zaman gri, kimi zaman çakıl taşlarıyla dolu, kimi zaman kumlu, teker altında akıp giden o ''şey'' midir? yoldan uzaklar için belki ancak asıl yolcular yolun akılda, yürekte, gönülde olduğunu bilirler.
bir bardak çay, eski bir köy kahvesi - şu önünde koca bir ağaç olanlardan -, birkaç hayatın bir ucundan dokunup geçmiş, eli nasırlı, alnı çizgili, saçları ak, dişlerinin birazı dökük, derisi griye yüz tutmuş, lekelenmiş ama yüreği süt gibi temiz insanlar... ayrı hikayeler, ayrı fotoğraflar, ayrı anılar, ayrı umutlar, ayrı hayaller, ayrı hedefler aynı toprak, benzer insanlar...
büyük bir şehrin geceleri loş ışıkların vurduğu karanlık sokaklarından birinde küçük bir otel. kim bilir hangi günahlara gebe. bir erkeğin ruhuna sahip olamayan; bu yüzden aklı, kalbi, ruhu yerine kalçalarının okşanmasıyla yetinmek zorunda olan kadınlar...
kadınlar en acılı, en heyecanlı, en güzel ancak en günahkâr duraklardan biridir. gözleri, yüzü, dudakları, göğüsleri, kalçaları,... çoğu insanın bir et yığını olarak bakmasının sebebi de kadının kendine seçtiği yoldur; yada toplumun, erkeklerin ona mecbur kıldıkları yol. bir kadın tenine değmek isteği bazen çok başka yollara sürükler insanı. çok başka hayallerin, çok başka tatminlerin peşine. tek gecelik bir cinsel faaliyetten sonra tanınmaz kadın. yol gibidir. bir süre beraber gidilmesi gerekir. aklını, kafasını, ruhunu, gözyaşını, gülüşünü anlamak için sevişmek yetmez. İnlemelerin sonu gelse de kadın orada bitmez.
her yolun bir sonunun oluşu, bu sonu insan aklının üretmesindendir. oysa yol hiç bitmez. hayat gibi. ölüm olsa da hayat devam eder. ölenin dışında devam eder. işte o zaman ebedi yolculuk der insan; çünkü sararmış yaprağa benzetmişti yolcuyu. işte o an bir yaprak olunur.
aşk ve kadınlar; içkisiz çekilecek çile değil. her yol anında birkaç dosta ihtiyaç duyulur. bir telefon görüşmesine yetmeyecek duygular filizlenir içerde. bir mahpus temiz bir kat çamaşırın yolunu gözlemez aslında. bir tanıdık yüz, bir çift akla kazınmış göz. kadınlar da böyle değil mi?
aşk acısı da yolun çember olmasını istemez mi zaten. iki kişi zıt yönlere doğru giderken; tekrar karşılaşmak umudu bir yerlerde ve bu yüzden çember olmalıdır yol aşık olan için, seven için. ancak hiçbir yolun ucu diğeriyle birleşmez. ortadan böle geçer, kesişir belki. ancak bir pistte mümkün olabilir çember bir yol. bu yüzdendir aşkı hızlıca tüketişimiz...
kendi eksikliklerini başkalarında tamamlamak için yola çıkar insan çoğu zaman. kendine yapılan yolculuğun da özü budur zaten. kendini tanımak için başkasına ihtiyaç duyulan her an yoldasındır sen.
evden çıkmak, o ilk adım, o ilk kanat çırpışı bir yavru kuşun, düşerek öğrenmek hayatı; yanlışlara, hatalara, günahlara gebe bir yolculuğa çıkmak. bilinçsiz ve bilgisiz.
ta çocukluktan başlar o seyahat. arkadaşlar dürter sürekli. kaybolmak korkutucu olduğu kadar zevklidir aynı zamanda.
seni seven birilerinin olduğunu gösterir aranmak, merak edilmek. sevilmek güzel şeydir. mahallenin haşarı çocuğu olmak. ne kadar yaramazlık yapsan da sevilmek, sevilmek, hep sevilmek...
yol; sonsuzdur. çoğu kişi korkar yola çıkmaya ve bu yüzden ölüm vardır hayatta.
''yol yoluyla gidilebilir yâre, yada yoldan çıkılabilir apansız,
ve ömür bitebilir yoldan önce ama yol, bir yere gitmez.
o bir durma biçimidir.
yaşamak, hızlı bir ölme biçimidir.''
5 Ocak 2014 Pazar
gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar
bir sigara yaktım. gökyüzüne bakıyorum. bir uçağın yanıp sönen ışığına takılıyor gözüm. kim bilir nereye gidiyor. içindeki bir adam belki o an pencereden aşağı bakıyor. belki aynı anda bir başka şehirde bir adam karısına tokat atıyor. bir başka çift öpüşmeye başladı çoktan. bir başka şehirde ise belki bir cinayet işleniyor o an. bir çizer, bir kare daha çizip yatmayı hayal ediyor. bir başka şehrin en işlek caddesi, yağmur damlalarıyla ıslanıyor ve belki naylon brandanın altında bir kokoreççi, müşterisine acılı şalgam uzatıyor ve belki uzun, altın rengi saçları olan bir kız çocuğu ileride ünlü bir balerin olmanın hayalini kuruyor; gözlerini buz kesen tavana dikerek. tam o an yaktım uzun samsun'u. koca şehri yanarken seyrettim; dudaklarımın ucunda. uzun uzadıya. hindistan'a gitmek istiyorum. tozlu yolların, fakir insanların arasında hiçliği tatmak. anlamsızlığa anlam yüklemek. bir insanın yapacağı en mantıklı şey: yol. insanlar, şarkılar kadar anlayışlı değil. olmadı da şimdiye kadar zaten. bundan sonra da olmayacak. boşluğa bakıyorum. uçsuz, bucaksız, devasa boşluğa. kim bilir oralarda bir yerlerde tam da bana doğru bakan bir başka yaşamdan bir üye vardır. belki tanrı vardır. belki tanrı'yla göz gözeyim. ne zaman bu düşünce aklıma gelse sövmek istiyorum. tanrı'yla çok ciddi hasımız gibime geliyor. kulaklarımda salif keita - folon çalmaya başlıyor. bu şarkıyı uzun zamandır dinlemiyordum. ilk iş gidip dinlemeli, diye geçiriyorum içimden. ilk'in ve hiç'in acısı birbirine karışıyor. derin bir nefes çekiyorum sigaradan. beyaz duman gözlerimi yakıyor. usul usul ciğerlerimden boşaltıyorum zehirli havayı. yavaş yavaş ölmek bu herhalde. ama belki de en güzel ölüm şekli; içki - sigara. boşluğa bakıyorum. bana ne kadar da benziyor. yada ben ona benziyorum. boşluk. hiçlik. her şey bir anda anlamını yitiriyor. bir anda bir başka anlamıyla karşıma çıkıyor ama yine aynı son. bu bir devinim. bu bir kısır döngü. aslında tüm hayatımız, bir hayvandan farklı değil ve sadece bilinç bizde geliştiği için boktan şeylerle anlamlandırmaya çalışıyoruz. sanki bizim hayatımız bir kokarca'nınkinden daha değerliymiş gibi. iliklerime işleyen hiçlik duygusuna bırakıyorum kendimi. aklıma bankamatiklerde sabahlayan evsiz adamlar geliyor. birgün onlardan biri olacağımı bilmek, artık ürkütmüyor. konuştuğunuzda çoğu; asıl hayatın ne mal olduğunu anlamış kişiler. ha bunu anlamış olur muyum, bilmiyorum. ama bir şekilde bu hiçlik hissi beni oraya sürükleyecek ve ben bunun cazibesine karşı koyamayacağım gibime geliyor. bir gün bir şişe kanyak içip ısınacağım son paramla ve ertesi gün denize nazır kayalıkların arasında ölü bulunacağım. dünyadan gelip geçtiğim belli olmayacak. belki ondan önce sırf annem - babam mürüvvetimi ölmeden görsünler diye istemediğim bir evlilikle bir kızın hayatını mahvedeceğim. belki bunun azabı düşürecek beni oraya. ve annemle babamı kaçınılmaz olarak kaybettiğimde; ki bu acının mutlak oluşu insanı nasıl çıldırtmıyor, bunu anlamıyorum. yani normal şartlar altında her insanın göreceği 2 ölümden söz ediyorum. bunun olacağını bilip, nasıl çıldırmaz insan? belki onların acısı... ama ben, bilerek ve isteyerek hayata tutunmamayı seçeceğimi biliyorum. belki hayat güzel, kuşlar, çiçekler, böcekleri umut. vs... gibi safsatalarla biraz daha zaman harcayabilirim. ama eninde sonunda geleceğim durak o olacak. çünkü hayat sittin sene güzel olmadı, bundan sonra da siksen güzel olmayacak. ve belki elinden bir bardak su bile içmeyecek olduğum o kızı boşayacağım. 3 ay nafakasını ödeyip, 4. ay iflas bayrağını çekeceğim ve belki de hapse düşeceğim. bir fırından ekmek çalacağım ve 2 gün nezarette dayak yedikten sonra; gene bir kış günü küçük bir spor salonunun köşelerinden birinde ince bir kat battaniye ve tente yataklar üzerinde yatacağım. grip olsam ilaç alamayacağım ve yol kenarında belediyenin diktiği narenciye ağaçlarından turunç ile mandalinayı ayırana dek dilimin tat alma duyusunu harcayacağım. ve tek harcayacağım duyu o olmayacak. duygularımı harcamışken, duyuların lafı bile edilmeyecek belki ve yine bir kış günü erkenden salıverdiklerinde bizi; balıkçı teknelerinin etrafında, içine ateş yakılacak bir bidon bulamadığım gün, dalgaların çarpıp parçalandıkları kayalardan kayacak ölü bedenim ve soğuk suların içinde yüzüstü yükseleceğim. ertesi gün sırtıma, suya düşen ilk cemre'nin sıcaklığında, güneş vuracak.
ancak şimdi gece. gecenin en berrak zamanlarından biri. hayatımızda her daim güneşi beklediğimiz an. neden gece uyuruz ki? belki de güneş'i beklerken zaman en hızlı öyle akıyordur. hep bir ışık beklemiyor muyuz? uçağın yanıp sönen ışığı artık gözden kayboluyor. şimdi parıldayan yıldızlar ve sönmeye yüz tutmuş izmaritin ışığından başka ışık yok. sigarayı yere atıp, üzerine basıyorum. dudaklarımdan bir başka şarkı dökülüyor: gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar; yer yüzünde sizin kadar yalnızım...
ancak şimdi gece. gecenin en berrak zamanlarından biri. hayatımızda her daim güneşi beklediğimiz an. neden gece uyuruz ki? belki de güneş'i beklerken zaman en hızlı öyle akıyordur. hep bir ışık beklemiyor muyuz? uçağın yanıp sönen ışığı artık gözden kayboluyor. şimdi parıldayan yıldızlar ve sönmeye yüz tutmuş izmaritin ışığından başka ışık yok. sigarayı yere atıp, üzerine basıyorum. dudaklarımdan bir başka şarkı dökülüyor: gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar; yer yüzünde sizin kadar yalnızım...
12 Aralık 2013 Perşembe
kutsal toz zerreleri
güneş ışığının oluşturduğu ince koridorda uçuşan tozları izliyordum. en büyüğünü yakalıyordum. parmağımın ucunda kaybediyordum. sanki yok oluyorlardı. bir süre sonra yok olmalarına kıyamadığımı fark ettim. sadece izlemeye koyuldum. annemin sesiyle irkildim. hadi görüşürüz şükran teyze. haydi allah'a emanet gızııım. ellerine gollarına sağlık. haydi uğurlar ola. hadi oğlum, kalk sen de, gidiyoruz. nereye anne ya? eve, hadi kalk. o an kalkmayı hiç istemiyordum. annem kolumdan çekiştirirdi. eve kadar sürürdü. aramızda iki sokak vardı şükran teyze ile. köydeydik. 4 yaşındaydım. yüzünü hayal meyal hatırlıyorum şükran teyze'nin. ama o toz zerreleri... eskiler, baya eskiler bilirler. köylerdeki evlerin kiremit çatılarına güneş penceresi yaparlarmış eskiden. yani çatıda küçük dörtgen bir bölüm ya cam yada naylonla kapatılmış. elektriğin olmadığı dönemlerde gündüz de karanlık olan odalar için bir pratik çözüm. yokluk insana bu kadar güzel şeyler yaptırıyor işte. şükran teyze'nin evinin çok büyük olduğunu hatırlıyorum. hatta hep, uff burda ne biçim top oynanır ha, diye hayal ederdim. bu büyük salonda tek bir divan bile bulunmazdı. yerlerde çeşit çeşit, çoğu dokuma, çok azı satın alınma kilimler halılar mevcuttu. yer minderleri süslerdi duvar kenarlarını. ve bir köşede siyah beyaz asla yüzlerini hatırlayamayacağım bir fotoğraf dururdu. şükran teyze'nin gençliği. ben 5 yaşındayken o 90'larını yaşıyordu. annem ona yemek yapmaya gidiyordu. elden ayaktan düşer olmuştu şükran teyze. ama yıllar önce vefat eden halim amca'nın resmi hala duvardaydı. fotoğrafın altında da ucu kırık bir saz uzanırdı. eskiden saz çalarmış halim amca. göç ederken kırmış sazın ucunu. oraya her gittiğimde o yüksek çatının ortasındaki güneş penceresinden ışık sızardı içeri. sanki kutsal bir ışıktı. sadece beni aydınlatıyordu. altında duruyordum. toz zerrelerini izliyordum. ne olup bittiğinden bihaber; en büyük hayali mahalledeki topçu ismail'e çalım atmak olan ben... annem birgün gitmedi; bir gün daha, bir gün daha... şükran teyze'den çok toz zerrelerini özledim, ne yalan söyliyim. anne bir daha gitmicek miyiz şükran teyze'nin evine? annem cevapsız bıraktı sorumu. neden sonra kendi evimizdeki toz zerrelerini izlemeye başladım ama hiç o güneş penceresinin toz zerreleri gibi değildi. onlar kadar kutsallık atfetmemiştim belki de. çok sonra annem anlattı. şükran teyze vefat etmiş o ara. çoluk çocuğu gelmiş izmir'den. eve çoktan müteahit bulmuşlar zaten. ölünce vermişler müteahit'e. verilen daireyi satmışlar; parasını bölüşmüşler. zevksiz, iğrenç bir bina dikmişler. insanoğlu böyle işte. onlar hiç bilmiyorlar ki orada müthiş kutsal toz zerreleri vardı. dokununca kaybolan hem de. uff ne biçim...
13 Kasım 2013 Çarşamba
sevemedim karagözlüm
koş kız koş! ayol ne acelen var bu kadar anlamadım ki... eve gitmem lazım. neden? söyleyemem. off ayşe! nerden bilsin cemile, ayşe'nin içinde yanan ateşi? yıllardan 1983. askerler yeni yeni çekilmeye başlamış sokaklardan. anayasa daha yeni kabul edilmiş. daha çığlıkları duyuluyor mahkumların cezaevlerinde. daha asılacak olanlar için bekletiliyor dar ağaçları. bütün bunlardan habersiz koşuyor ayşe. ayağında çarıklar. alev alev yanan yüzüyle koşuyor. kolay değil. akşama kadar ateş gibi tuğlaların başında bekliyor ayşe. tuğla fabrikasında çatlıyor elleri. ah o narin eller... cemile en son pes ediyor. ayşe almış başını gidiyor. mesut'u görecek; zeytin toplamaktan gelecek mesut. fabrika çıkışı az önce olmasa, o bir anlık bakış, o bir anlık his, - belki mesut, ona bile bakmayacak, sigarasını yakacak tam da o an belki - o bir anlık umut... ayşe çatırdayan tabanlarına aldırmıyor. koşuyor, yetişiyor. mesut bilmiyor ayşe'yi. görmemiş de. bir iki kulak kabartmış ayşe, sağda solda. mesut demişler adını delikanlının. dalyan gibi delikanlı. terlemiş, yorulmuş belli ki. bilekleriyle kavramış çuval çuval zeytini. lakin saçları her zaman taralı. mesut o gün biraz gecikiyor. ayşe'nin gözü köşebaşında. ne vakit atının böğrüne vursa mahmuzu mesut, at koşar adım döner gelir köşeden. o anı bekliyor ayşe. geliyor mesut. belli belirsiz izliyor perde ardından. kendini gösteremez ki. ayıp. mahalleli ne der sonra? ne söyler? ''şu kız kendini gösteriyor millete'' demezler mi hiç? babasının başı öne eğilmez mi? anasının yüzü düşmez mi? ayşe'nin önünde yükseliyor duvarlar. mesut geçiyor perdenin diğer yanından. sadece perde mi ya... perdenin ardında duvarlar, duvarların ardında ayşe var. mesut habersiz, mesut hep traşlı, mesut hep yorgun, mesut hep saçı taralı, mesut hep yakışıklı. tuğlalardan daha fazla kızarıyor ayşe'nin yüzü. kime desin, ne etsin? sevdiği var mı acaba mesut'un? nişanlı mı? sözlü mü? vurgun mu birine? saçı o yüzden mi taralı hep? ayşe'nin dünyası engin bir deniz. ayşe'nin aklı bir küçük kayık. savruluyor dalga dalga. cemile'ye dertlense kendinden utanıyor. sevgi öyle bir şey ki, yaşamayan utanacağı yerde yaşayan utanıyor. ayıpmış günahmış gibi. utanıyor ayşe her şeyden. haber alıyor ki haftaya düğün varmış kasabada. en güzel kıyafetleri alıyor; bir haftalığını yatırıp. cemile bile kıskanıyor ayşe'yi. düğünde mesut'u arıyor gözleri. buluyor da hem. mesut da yakıyor ortalığı. hele bir rakı bardağı tutuşu var ki... o içmese kimse içmeyecek sanki. ayşe yanık; ayşe vurgun, ayşe suskun. mesut bir de zeybek oynuyor, dizlerini yere vura vura. efelik yiğidin şanındandır. heeeeeyt diye haykırıyor mesut. belinden çıkarıyor kırıkkale 5'liyi. pat pat pat pat pat. bir seferde bitiriveriyor kurşunu. ayşe mahmur gözlerle bakıyor sevdiğine. kendine bile söyleyemiyor ki, kime ne desin.
aradan zaman geçiyor. geceler gündüze, gündüzler geceye ekleniyor. neden sonra duyuyor ki, bir kıza söz kesmiş mesut. üstelik o düğünde beğenmiş kızı. kız da güzel olsa ayşe'nin içi yanmayacak. hayata küsüyor ayşe. fabrikadan eve gitmiyor ayakları. tuğlalardan kızarmış elleri yüzünden ayrılmıyor geceleri. hıçkıra hıçkıra ağlıyor. ta ciğerine oturuyor acısı sevdanın. öyle ki ciğeri sıkışıyor arkadaşları gittiğinde. cemile bile teselli edemiyor ayşe'yi. tam alışır gibi oluyor ki, nişan haberi geliyor davetiye ile birlikte. sevdiği adamın nişanına davetli. içi burkuluyor ayşe'nin. dili olsa da anlatsa... dermanı yok nefes almaya; değil ki nişana gitsin. mesut hergün geçiyor yine sokaktan. ayşe bazen yakalıyor mesut'un geçişini. bu defa açıyor perdeyi. mesut nişanlı. laf olmaz artık. parmağında ışıldıyor yüzüğü mesut'un. mutlu görünüyor. taş mı bassa yüreğine? ne dindirir bu acıyı? günler günleri kovalıyor yine ve bir ikinci davetiyeyi alıyor ayşe. kendi eliyle üstelik. mesut'un annesi gelmiş. şimdi hoşgeldin anne, demek vardı. teyze diyerek açıyor kapıyı. içine keder doluyor. yok yok bu böyle olmayacak. hazırlanıyor ayşe düğün günü. annesi babası da hazır. çıkıyorlar evden. ayşe'nin ayakları gitmiyor ki... baba, diyor usulca. anahtarı ver hele. evde bişi unutmuşum. hemen gelirim. baba, bir küfür sallıyor okkalıklı. aldırmıyor ayşe. alıyor anahtarı. gidiyor eve. açıyor teyibi. sevemedim karagözlüm şarkısını çalıyor teyipten. anasının çamaşır ipini bağlıyor tavandaki çengele. iskemleye çıkıyor ayşe. gözlerinden yaş damlıyor. ilmeğini kendisi atıyor. ayşe'ye sorsalar neler dökülecek dudaklarından. ama dökülebilenler gözlerinden yol buluyor dışarı. ilmeği boğazına geçiriyor ayşe. sevemedim karagözlüm diyor uzaktan mesut'a. mesut o sıra jilet gibi olmuş. takımları çekmiş. yakasını açmış. güle oynaya düğün yapıyor. babası meraklanıyor ayşe'nin. bir küfür daha sallıyor. ayşe iskemleyi itiyor ayağıyla. ağırlığıyla geriliyor ip. ince, narin boynunu kırıveriyor ayşe'nin. sallanıyor ayşe'nin ayakları. bir kere, bir kere, bir kere daha. yavaşça titriyor sonra. belki ruhu bir öpücük konduruyor mesut'un yanağına. mesut mutlu. ne güzel esiyor rüzgar, diyor...
sevemedim karagözlüm... bu yüzden annem hiç dinleyemez bu parçayı. ayşe'yi uzaktan tanırmış. ama hikayesi içine işlemiş. ayşe sallanırken teyip devam etmiş çalmaya. sanki düğün sesini bastırmak ister gibi: ...hep kıskandım seni elden, yıllar boyunca...
aradan zaman geçiyor. geceler gündüze, gündüzler geceye ekleniyor. neden sonra duyuyor ki, bir kıza söz kesmiş mesut. üstelik o düğünde beğenmiş kızı. kız da güzel olsa ayşe'nin içi yanmayacak. hayata küsüyor ayşe. fabrikadan eve gitmiyor ayakları. tuğlalardan kızarmış elleri yüzünden ayrılmıyor geceleri. hıçkıra hıçkıra ağlıyor. ta ciğerine oturuyor acısı sevdanın. öyle ki ciğeri sıkışıyor arkadaşları gittiğinde. cemile bile teselli edemiyor ayşe'yi. tam alışır gibi oluyor ki, nişan haberi geliyor davetiye ile birlikte. sevdiği adamın nişanına davetli. içi burkuluyor ayşe'nin. dili olsa da anlatsa... dermanı yok nefes almaya; değil ki nişana gitsin. mesut hergün geçiyor yine sokaktan. ayşe bazen yakalıyor mesut'un geçişini. bu defa açıyor perdeyi. mesut nişanlı. laf olmaz artık. parmağında ışıldıyor yüzüğü mesut'un. mutlu görünüyor. taş mı bassa yüreğine? ne dindirir bu acıyı? günler günleri kovalıyor yine ve bir ikinci davetiyeyi alıyor ayşe. kendi eliyle üstelik. mesut'un annesi gelmiş. şimdi hoşgeldin anne, demek vardı. teyze diyerek açıyor kapıyı. içine keder doluyor. yok yok bu böyle olmayacak. hazırlanıyor ayşe düğün günü. annesi babası da hazır. çıkıyorlar evden. ayşe'nin ayakları gitmiyor ki... baba, diyor usulca. anahtarı ver hele. evde bişi unutmuşum. hemen gelirim. baba, bir küfür sallıyor okkalıklı. aldırmıyor ayşe. alıyor anahtarı. gidiyor eve. açıyor teyibi. sevemedim karagözlüm şarkısını çalıyor teyipten. anasının çamaşır ipini bağlıyor tavandaki çengele. iskemleye çıkıyor ayşe. gözlerinden yaş damlıyor. ilmeğini kendisi atıyor. ayşe'ye sorsalar neler dökülecek dudaklarından. ama dökülebilenler gözlerinden yol buluyor dışarı. ilmeği boğazına geçiriyor ayşe. sevemedim karagözlüm diyor uzaktan mesut'a. mesut o sıra jilet gibi olmuş. takımları çekmiş. yakasını açmış. güle oynaya düğün yapıyor. babası meraklanıyor ayşe'nin. bir küfür daha sallıyor. ayşe iskemleyi itiyor ayağıyla. ağırlığıyla geriliyor ip. ince, narin boynunu kırıveriyor ayşe'nin. sallanıyor ayşe'nin ayakları. bir kere, bir kere, bir kere daha. yavaşça titriyor sonra. belki ruhu bir öpücük konduruyor mesut'un yanağına. mesut mutlu. ne güzel esiyor rüzgar, diyor...
sevemedim karagözlüm... bu yüzden annem hiç dinleyemez bu parçayı. ayşe'yi uzaktan tanırmış. ama hikayesi içine işlemiş. ayşe sallanırken teyip devam etmiş çalmaya. sanki düğün sesini bastırmak ister gibi: ...hep kıskandım seni elden, yıllar boyunca...
8 Kasım 2013 Cuma
''karizma''nın ''fiyaka'' olduğu zamanlar
eskiden limon sürerlermiş. jöle de neymiş derdi dayım. dayım da tam bir ferdi tayfur o zamanlar. saçlar kabarık; yatırıyor sağa sola. bıyık vs. bırakıyor ama sakal yok. erkek adam sakallı olmaz o dönem. kalkık yakalar, gri, siyah noktalı ceketler, sivri burun ayakkabılar - ama tabi çok sivri değil -, ispanyol değil ama geniş paça pantolonlar... hatta vefat eden diğer dayım terzi olduğu için pantolon paçalarına fermuar ağzı dikermiş. yere sürtünce yıpranmasın diye. bir beldeye modayı o yaymış. herkes diktiriyor fermuar ağzı. paçalar da uzun tabi. o zamanlar ''karizma''nın ''fiyaka'' olduğu zamanlar... karizma yok, fiyaka var. cool çocuk yok, jilet gibi delikanlı var. zamanla ''filinta''ya dönmüş olay, lakin dayım hep aynı. 40'ına kadar sürmüş. yengeme sorarım; kendine bakardı ama hiç hovardalığı yoktu, der. tam bir ''jilet gibi, fiyakalı mı fiyakalı, afilli filinta'' dayım. hepsi var. moda neyse o. trt'de dallas var o dönem. modayı belirleyen de o. ceyar'ı baldızının öldürdüğünü bağırıyor hoparlörlerden belediyeler. öyle ciddiye alınmış. sabah 7'de istiklal marşı'yla açılıp, akşam 12'de istiklal marşı'yla kapanıyor televizyon. öyle bir kanal. mahalle zenginleri iyice belli oluyor. onun evine doluşuluyor. televizyon onun evinde. ama dayım hep aynı... dayım, millet tv başındayken şöyle bir göz gezdiriyor ekrana. televizyondaki gençlere bakıyor. hop, deri ceket. yakalar geniş ve açık. iki haftalığını ayırıyor fabrikadan. ateş gibi tuğla ocağının başında, cehennem alevinin arasında, alnından, sırtından ter damlarken biri görse, o filinta adam hayal artık. ama bi çıktı mıydı işten... ilk deri ceket dayımda. kızlar hayran. erkek ya, hep abartmayı sever. kızlar peşinde koşarmış. he deyip geçerim, muhabbeti açıldığında. ama can yakmışlığı vardır, ona da eminim. nineme haber gelmiş köyden. falancanın düğünü var. kaçar mı? kaçmaz. piyango gibi haber. köyün kızları en güzel halleriyle orada. erkekleri desen jilet gibi. dayım giyiyor deri ceketini. önü açık. altta sivriburun rugan ayakkabı. ütülü tertemiz bi pantolon. cebine de sıkıştırıyor bi paket birinci'yi. uzaktan uzaktan kesiyor sağı solu. arada saçları gözünün önüne düşer gibi oluyor. serçe parmağıyla düzeltiveriyor hemen. fiyakadan ödün vermek yok. bir kız görüyor. cennette gibi sanki. ışıl ışıl... deri ceketinin içine atıyor elini. hop, bi birinci çıkarıyor. kibritin ucu sigarayla buluşuyor. çatırdıyor tütün. usul usul kora dönüyor, dayım da beraber... adı neymiş? hülya olm. hülya ha... ancak hülyalarda olurdu zaten... deri ceket yarım maaş yiyor. ama tam bir aşk kazandırıyor. uzun etmenin anlamı yok. o dönem dayım kızların gönlünü yakar imiş. şimdi gönlünü en çok yaktığı kız dayımın cebini yakıyor. ateşe düştün müydü, ateş kimi yakacağına, kimin içinin kuruduğuna göre karar veriyor. şimdi dayımın, yengemin elinden çekeceği var...
22 Ekim 2013 Salı
şimdi yazılmalı en güzel şiirler
şimdi yazılmalı en güzel şiirler. tam da şimdi. sokak lambasını tepeden gören bir çatıda. ay ışığında. tahta bir masanın başında. bir kadeh rakı yuvarlanırken döşünde, nazlı yarin düşünde... kalın çam odunları çatırdamalı ateş ile. o ateş ki, yüreğimdekinden küçüktür. sigaranın dumanı eşlik etmeli dizelere. her biri dumanlı kelimeler... bir dost eli arıyor insan. bir dert ortağı. bir sırdaş bulutlardan. alıp, götürüp, yağmalı başka diyarlara; bu sözcükleri... damla damla, hece hece. şimdi yazılmalı en güzel şiirler. tam da şimdi. nazım hikmet, ve gerisi laf-ı güzaf, dediğinde; atilla ilhan, ben sana mecburum, dediğinde, mendilinde kan sesleri duyulduğunda edip cansever'in, cemal süreyya iki dizeyle özetlediğinde tüm varlığı, orhan veli, bir nisan akşamında en güzel şiirlerin atasını yazarken... şimdi yazılmalı en güzel şiirler. 3. kalite bir saman kağıdına, tavuktan yolunmuş bir tüy ile. bir hokka mürekkep, mutlaka da radyoda bir türkü olmalı: bir ay doğar, ilk akşamdan geceden. neyden neyden geceden. şavkı vurur pencereden, bacadan. dağlar kış imiş, yolcu üşümüş, perişanım ben... şimdi yazılmalı en güzel şiirler. tam da şimdi. en son dize selam durmalı yâre ve neşet baba'ya: evvelim sen oldun, ahirim sensin... tam da o an bitmeli sigara, o an görmeli insan kadehin sonunu, o an yanmalı pervaneler, sokak lambasının aşkına dayanamayıp, o an girmeli ay buluta. o an başlamalı usul bir yağmur. sözcüklerle birer birer, hece hece, damla damla ıslatmalı tüm şehri. şimdi yazılmalı en güzel şiirler. tam da şimdi. hepimizin yazacak bir kaç kelâmı, güvendiği dostları ve sevdiği bir yâri varken...
halil ibrahim sofrası
kanka sende bozuk çıkar mı ya? noldu lan, gene mi paran yok amınakoyim? olm vardı dün kira verdik la. ekmek alcak paramız kalmadı, evde 3 kişi birbirimizin gözüne bakıyok. tamam tamam hadi. saol kanka; bu piç nerden sorucak biliyo musun? nerden biliyim olm, daha bugün gördüm adamın yüzünü. neyse, kızlardan buluruz ya. aynen. kanka kızlar demişken, dgs'yle gelen hatunları gördün mü ya? bizimkiler 3 çocuk annesi gibi amınakoyim. memeler dizlerine geliyor. gördüm la, gördüm. ama içlerinden bi tek sarışın olan var güzel. diğerlerinde bi cacık yok. esmer olan da güzel lan, uzun boylu olan. ne biliyim hoş geldi bana. hah ben ileride inicem, istersen bize gel la? çay falan var. o kadar da ölmedik. yok olm, evde işler var halletmem gereken. daha sonra geleyim. eyi madem, hadi görüşürüz. görüşürüz kardeşim. basık dolmuşun içi, nefes ve ter kokuyordu. arada bir benzin kokusu gelirse, dünyanın en güzel kokusuymuşcasına ciğerlerimi dolduruyordum. şöför gençti. peugeot p9 minibüsle bile hız yapmaya meyilliydi. ah şu trafik kuralları olmasa, bulutların üzerinde güzel bir köşkte olabilirdim şuan. arkadaştan 2 durak sonra da ben indim. eve 1 durak daha vardı ancak yürümek istiyordum. kulağıma kulaklığımı taktım ve telefondan yavuz bingöl - allı turnam.mp3'ü açtım. kendimi ne zaman gurbette hissetsem bu parçayı dinlerim. ne kadar yürüdüğümü hatırlamıyorum. telefonum çaldı. arayan dolmuşta beraber geldiğim arkadaşımdı. alo? alo, kanka. çabuk çık bize gel. noldu lan? olm, fırında tavuk yaptm. süper. gel gel. çay falan da içeriz. olm, yorma beni şimdi oraya kadar ya. lan, bi daha yapmam bak. hadi bekliyorum. elalem hatır için çiğ tavuk yer; ben sana... tamam tamam. geliyorum. görüşürüz kanka. görüşürüz. o kötü espriyi duymak istemediğimden hemen kısa kesip geleceğimi söyledim. fırında tavuk mu? ulan? ev arkadaşından birine para geldi sanırım, diye düşündüm. kısa bir yürüyüşün ardından evlerine ulaştım. yarı bodrum bir evde oturuyorlardı. yoldan evin kapısına doğru inen merdivenleri geçtim ve maviye boyanmış demir bir kapının önünde dikildim. zile bastım. elimi zilden çekmemle kapının açılması bir oldu. ooo hoşgeldin bro. naber? gel bak tam da sofrayı kurmuştuk. nerden buldunuz lan tavuğu? bunu sorarken ayakkabılarımı çıkarmış, montumu asmış, sofraya doğru hafiften de yol almıştım. birden yükselen kahkahalar ve ardından şşt şşt susun susun sesleriyle irkildim. noluyo olm? dur lan dur, anlatıcaz. kanka bu bizim komşunun tavuğu. nası yani? olm, bugün okula çıkarken pencereleri açmıştık. malum güneş görmüyo ev, bari dedik hava alsın. komşunun tavuğu da yememiş içmemiş, içeri girmiş. bizim çocuklar da yakalamış içerde bunu. napalım napalım. önce yatak odasına atmışlar. ev sahibi arıycak mı diye. sonra bakmışlar ses, soluk yok; çıkarmışlar. o an karşımda iki tane sırıtan surat vardı. arkadaşım uzun olanı göstererek, aha bu kurban falan da kesiyor, dedi ve devam etti: ordan bu almış bıçağı kesmiş lavaboda tavuğu. tüylerini yolmuşlar. temizlemişler. ama nasıl pişireceklerini bilmiyorlar. ben de şaşırdım gelince. bi baktım, mutfakta tüyler uçuşuyor amınakoyim. ellerimi yıkıycam tam, bi tane tavuk kafası bana bakıyor. fak dedim ya. bu ne dedim amınakoyim. sonra anlattılar durumu böyle böyle diye. son paralarımızı da koyduk. iki de ekmek aldık kardeşim, temizinden. değme keyfimize. gülmemek için kendimi zor tutuyordum. diğerleri şşt şşt olm yapma lan, diyorlardı. tutamadım. patladım. hepimiz birden gülmeye başladık. üst kattan nazife ninenin bastonunun sesi tüm kahkahamızı bastırdı. nazife nine inip aşağı dövse bizi, gene de gülerdik. çünkü para olmadan da tavuk yiyebilen, para olmadan da kahkaha atabilen, 3 kişi birleşip 2 ekmek parası çıkarabilecek kadar parasız ama onu bir 4. kişi ile paylaşabilecek kadar zengin insanlarla aynı sofradaydım. halil ibrahim görse kıskanırdı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)