12 Aralık 2013 Perşembe

kutsal toz zerreleri

güneş ışığının oluşturduğu ince koridorda uçuşan tozları izliyordum. en büyüğünü yakalıyordum. parmağımın ucunda kaybediyordum. sanki yok oluyorlardı. bir süre sonra yok olmalarına kıyamadığımı fark ettim. sadece izlemeye koyuldum. annemin sesiyle irkildim. hadi görüşürüz şükran teyze. haydi allah'a emanet gızııım. ellerine gollarına sağlık. haydi uğurlar ola. hadi oğlum, kalk sen de, gidiyoruz. nereye anne ya? eve, hadi kalk. o an kalkmayı hiç istemiyordum. annem kolumdan çekiştirirdi. eve kadar sürürdü. aramızda iki sokak vardı şükran teyze ile. köydeydik. 4 yaşındaydım. yüzünü hayal meyal hatırlıyorum şükran teyze'nin. ama o toz zerreleri... eskiler, baya eskiler bilirler. köylerdeki evlerin kiremit çatılarına güneş penceresi yaparlarmış eskiden. yani çatıda küçük dörtgen bir bölüm ya cam yada naylonla kapatılmış. elektriğin olmadığı dönemlerde gündüz de karanlık olan odalar için bir pratik çözüm. yokluk insana bu kadar güzel şeyler yaptırıyor işte. şükran teyze'nin evinin çok büyük olduğunu hatırlıyorum. hatta hep, uff burda ne biçim top oynanır ha, diye hayal ederdim. bu büyük salonda tek bir divan bile bulunmazdı. yerlerde çeşit çeşit, çoğu dokuma, çok azı satın alınma kilimler halılar mevcuttu. yer minderleri süslerdi duvar kenarlarını. ve bir köşede siyah beyaz asla yüzlerini hatırlayamayacağım bir fotoğraf dururdu. şükran teyze'nin gençliği. ben 5 yaşındayken o 90'larını yaşıyordu. annem ona yemek yapmaya gidiyordu. elden ayaktan düşer olmuştu şükran teyze. ama yıllar önce vefat eden halim amca'nın resmi hala duvardaydı. fotoğrafın altında da ucu kırık bir saz uzanırdı. eskiden saz çalarmış halim amca. göç ederken kırmış sazın ucunu. oraya her gittiğimde o yüksek çatının ortasındaki güneş penceresinden ışık sızardı içeri. sanki kutsal bir ışıktı. sadece beni aydınlatıyordu. altında duruyordum. toz zerrelerini izliyordum. ne olup bittiğinden bihaber; en büyük hayali mahalledeki topçu ismail'e çalım atmak olan ben... annem birgün gitmedi; bir gün daha, bir gün daha... şükran teyze'den çok toz zerrelerini özledim, ne yalan söyliyim. anne bir daha gitmicek miyiz şükran teyze'nin evine? annem cevapsız bıraktı sorumu. neden sonra kendi evimizdeki toz zerrelerini izlemeye başladım ama hiç o güneş penceresinin toz zerreleri gibi değildi. onlar kadar kutsallık atfetmemiştim belki de. çok sonra annem anlattı. şükran teyze vefat etmiş o ara. çoluk çocuğu gelmiş izmir'den. eve çoktan müteahit bulmuşlar zaten. ölünce vermişler müteahit'e. verilen daireyi satmışlar; parasını bölüşmüşler. zevksiz, iğrenç bir bina dikmişler. insanoğlu böyle işte. onlar hiç bilmiyorlar ki orada müthiş kutsal toz zerreleri vardı. dokununca kaybolan hem de. uff ne biçim...

13 Kasım 2013 Çarşamba

sevemedim karagözlüm

koş kız koş! ayol ne acelen var bu kadar anlamadım ki... eve gitmem lazım. neden? söyleyemem. off ayşe! nerden bilsin cemile, ayşe'nin içinde yanan ateşi? yıllardan 1983. askerler yeni yeni çekilmeye başlamış sokaklardan. anayasa daha yeni kabul edilmiş. daha çığlıkları duyuluyor mahkumların cezaevlerinde. daha asılacak olanlar için bekletiliyor dar ağaçları. bütün bunlardan habersiz koşuyor ayşe. ayağında çarıklar. alev alev yanan yüzüyle koşuyor. kolay değil. akşama kadar ateş gibi tuğlaların başında bekliyor ayşe. tuğla fabrikasında çatlıyor elleri. ah o narin eller... cemile en son pes ediyor. ayşe almış başını gidiyor. mesut'u görecek; zeytin toplamaktan gelecek mesut. fabrika çıkışı az önce olmasa, o bir anlık bakış, o bir anlık his,  - belki mesut, ona bile bakmayacak, sigarasını yakacak tam da o an belki - o  bir anlık umut... ayşe çatırdayan tabanlarına aldırmıyor. koşuyor, yetişiyor. mesut bilmiyor ayşe'yi. görmemiş de. bir iki kulak kabartmış ayşe, sağda solda. mesut demişler adını delikanlının. dalyan gibi delikanlı. terlemiş, yorulmuş belli ki. bilekleriyle kavramış çuval çuval zeytini. lakin saçları her zaman taralı. mesut o gün biraz gecikiyor. ayşe'nin gözü köşebaşında. ne vakit atının böğrüne vursa mahmuzu mesut, at koşar adım döner gelir köşeden. o anı bekliyor ayşe. geliyor mesut. belli belirsiz izliyor perde ardından. kendini gösteremez ki. ayıp. mahalleli ne der sonra? ne söyler? ''şu kız kendini gösteriyor millete'' demezler mi hiç? babasının başı öne eğilmez mi? anasının yüzü düşmez mi? ayşe'nin önünde yükseliyor duvarlar. mesut geçiyor perdenin diğer yanından. sadece perde mi ya... perdenin ardında duvarlar, duvarların ardında ayşe var. mesut habersiz, mesut hep traşlı, mesut hep yorgun, mesut hep saçı taralı, mesut hep yakışıklı. tuğlalardan daha fazla kızarıyor ayşe'nin yüzü. kime desin, ne etsin? sevdiği var mı acaba mesut'un? nişanlı mı? sözlü mü? vurgun mu birine? saçı o yüzden mi taralı hep? ayşe'nin dünyası engin bir deniz. ayşe'nin aklı bir küçük kayık. savruluyor dalga dalga. cemile'ye dertlense kendinden utanıyor. sevgi öyle bir şey ki, yaşamayan utanacağı yerde yaşayan utanıyor. ayıpmış günahmış gibi. utanıyor ayşe her şeyden. haber alıyor ki haftaya düğün varmış kasabada. en güzel kıyafetleri alıyor; bir haftalığını yatırıp. cemile bile kıskanıyor ayşe'yi. düğünde mesut'u arıyor gözleri. buluyor da hem. mesut da yakıyor ortalığı. hele bir rakı bardağı tutuşu var ki... o içmese kimse içmeyecek sanki. ayşe yanık; ayşe vurgun, ayşe suskun. mesut bir de zeybek oynuyor, dizlerini yere vura vura. efelik yiğidin şanındandır. heeeeeyt diye haykırıyor mesut. belinden çıkarıyor kırıkkale 5'liyi. pat pat pat pat pat. bir seferde bitiriveriyor kurşunu. ayşe mahmur gözlerle bakıyor sevdiğine. kendine bile söyleyemiyor ki, kime ne desin.
aradan zaman geçiyor. geceler gündüze, gündüzler geceye ekleniyor. neden sonra duyuyor ki, bir kıza söz kesmiş mesut. üstelik o düğünde beğenmiş kızı. kız da güzel olsa ayşe'nin içi yanmayacak. hayata küsüyor ayşe. fabrikadan eve gitmiyor ayakları. tuğlalardan kızarmış elleri yüzünden ayrılmıyor geceleri. hıçkıra hıçkıra ağlıyor. ta ciğerine oturuyor acısı sevdanın. öyle ki ciğeri sıkışıyor arkadaşları gittiğinde. cemile bile teselli edemiyor ayşe'yi. tam alışır gibi oluyor ki, nişan haberi geliyor davetiye ile birlikte. sevdiği adamın nişanına davetli. içi burkuluyor ayşe'nin. dili olsa da anlatsa... dermanı yok nefes almaya; değil ki nişana gitsin. mesut hergün geçiyor yine sokaktan. ayşe bazen yakalıyor mesut'un geçişini. bu defa açıyor perdeyi. mesut nişanlı. laf olmaz artık. parmağında ışıldıyor yüzüğü mesut'un. mutlu görünüyor. taş mı bassa yüreğine? ne dindirir bu acıyı? günler günleri kovalıyor yine ve bir ikinci davetiyeyi alıyor ayşe. kendi eliyle üstelik. mesut'un annesi gelmiş. şimdi hoşgeldin anne, demek vardı. teyze diyerek açıyor kapıyı. içine keder doluyor. yok yok bu böyle olmayacak. hazırlanıyor ayşe düğün günü. annesi babası da hazır. çıkıyorlar evden. ayşe'nin ayakları gitmiyor ki... baba, diyor usulca. anahtarı ver hele. evde bişi unutmuşum. hemen gelirim. baba, bir küfür sallıyor okkalıklı. aldırmıyor ayşe. alıyor anahtarı. gidiyor eve. açıyor teyibi. sevemedim karagözlüm şarkısını çalıyor teyipten. anasının çamaşır ipini bağlıyor tavandaki çengele. iskemleye çıkıyor ayşe. gözlerinden yaş damlıyor. ilmeğini kendisi atıyor. ayşe'ye sorsalar neler dökülecek dudaklarından. ama dökülebilenler gözlerinden yol buluyor dışarı. ilmeği boğazına geçiriyor ayşe. sevemedim karagözlüm diyor uzaktan mesut'a. mesut o sıra jilet gibi olmuş. takımları çekmiş. yakasını açmış. güle oynaya düğün yapıyor. babası meraklanıyor ayşe'nin. bir küfür daha sallıyor. ayşe iskemleyi itiyor ayağıyla. ağırlığıyla geriliyor ip. ince, narin boynunu kırıveriyor ayşe'nin. sallanıyor ayşe'nin ayakları. bir kere, bir kere, bir kere daha. yavaşça titriyor sonra. belki ruhu bir öpücük konduruyor mesut'un yanağına. mesut mutlu. ne güzel esiyor rüzgar, diyor...
sevemedim karagözlüm... bu yüzden annem hiç dinleyemez bu parçayı. ayşe'yi uzaktan tanırmış. ama hikayesi içine işlemiş. ayşe sallanırken teyip devam etmiş çalmaya. sanki düğün sesini bastırmak ister gibi: ...hep kıskandım seni elden, yıllar boyunca...

8 Kasım 2013 Cuma

''karizma''nın ''fiyaka'' olduğu zamanlar

eskiden limon sürerlermiş. jöle de neymiş derdi dayım. dayım da tam bir ferdi tayfur o zamanlar. saçlar kabarık; yatırıyor sağa sola. bıyık vs. bırakıyor ama sakal yok. erkek adam sakallı olmaz o dönem. kalkık yakalar, gri, siyah noktalı ceketler, sivri burun ayakkabılar - ama tabi çok sivri değil -, ispanyol değil ama geniş paça pantolonlar... hatta vefat eden diğer dayım terzi olduğu için pantolon paçalarına fermuar ağzı dikermiş. yere sürtünce yıpranmasın diye. bir beldeye modayı o yaymış. herkes diktiriyor fermuar ağzı. paçalar da uzun tabi. o zamanlar ''karizma''nın ''fiyaka'' olduğu zamanlar... karizma yok, fiyaka var. cool çocuk yok, jilet gibi delikanlı var. zamanla ''filinta''ya dönmüş olay, lakin dayım hep aynı. 40'ına kadar sürmüş. yengeme sorarım; kendine bakardı ama hiç hovardalığı yoktu, der. tam bir ''jilet gibi, fiyakalı mı fiyakalı, afilli filinta'' dayım. hepsi var. moda neyse o. trt'de dallas var o dönem. modayı belirleyen de o. ceyar'ı baldızının öldürdüğünü bağırıyor hoparlörlerden belediyeler. öyle ciddiye alınmış. sabah 7'de istiklal marşı'yla açılıp, akşam 12'de istiklal marşı'yla kapanıyor televizyon. öyle bir kanal. mahalle zenginleri iyice belli oluyor. onun evine doluşuluyor. televizyon onun evinde. ama dayım hep aynı... dayım, millet tv başındayken şöyle bir göz gezdiriyor ekrana. televizyondaki gençlere bakıyor. hop, deri ceket. yakalar geniş ve açık. iki haftalığını ayırıyor fabrikadan. ateş gibi tuğla ocağının başında, cehennem alevinin arasında, alnından, sırtından ter damlarken biri görse, o filinta adam hayal artık. ama bi çıktı mıydı işten... ilk deri ceket dayımda. kızlar hayran. erkek ya, hep abartmayı sever. kızlar peşinde koşarmış. he deyip geçerim, muhabbeti açıldığında. ama can yakmışlığı vardır, ona da eminim. nineme haber gelmiş köyden. falancanın düğünü var. kaçar mı? kaçmaz. piyango gibi haber. köyün kızları en güzel halleriyle orada. erkekleri desen jilet gibi. dayım giyiyor deri ceketini. önü açık. altta sivriburun rugan ayakkabı. ütülü tertemiz bi pantolon. cebine de sıkıştırıyor bi paket birinci'yi. uzaktan uzaktan kesiyor sağı solu. arada saçları gözünün önüne düşer gibi oluyor. serçe parmağıyla düzeltiveriyor hemen. fiyakadan ödün vermek yok. bir kız görüyor. cennette gibi sanki. ışıl ışıl... deri ceketinin içine atıyor elini. hop, bi birinci çıkarıyor. kibritin ucu sigarayla buluşuyor. çatırdıyor tütün. usul usul kora dönüyor, dayım da beraber... adı neymiş? hülya olm. hülya ha... ancak hülyalarda olurdu zaten... deri ceket yarım maaş yiyor. ama tam bir aşk kazandırıyor. uzun etmenin anlamı yok. o dönem dayım kızların gönlünü yakar imiş. şimdi gönlünü en çok yaktığı kız dayımın cebini yakıyor. ateşe düştün müydü, ateş kimi yakacağına, kimin içinin kuruduğuna göre karar veriyor. şimdi dayımın, yengemin elinden çekeceği var...

22 Ekim 2013 Salı

şimdi yazılmalı en güzel şiirler

şimdi yazılmalı en güzel şiirler. tam da şimdi. sokak lambasını tepeden gören bir çatıda. ay ışığında. tahta bir masanın başında. bir kadeh rakı yuvarlanırken döşünde, nazlı yarin düşünde... kalın çam odunları çatırdamalı ateş ile. o ateş ki, yüreğimdekinden küçüktür. sigaranın dumanı eşlik etmeli dizelere. her biri dumanlı kelimeler... bir dost eli arıyor insan. bir dert ortağı. bir sırdaş bulutlardan. alıp, götürüp, yağmalı başka diyarlara; bu sözcükleri... damla damla, hece hece. şimdi yazılmalı en güzel şiirler. tam da şimdi. nazım hikmet, ve gerisi laf-ı güzaf, dediğinde; atilla ilhan, ben sana mecburum, dediğinde, mendilinde kan sesleri duyulduğunda edip cansever'in, cemal süreyya iki dizeyle özetlediğinde tüm varlığı, orhan veli, bir nisan akşamında en güzel şiirlerin atasını yazarken... şimdi yazılmalı en güzel şiirler. 3. kalite bir saman kağıdına, tavuktan yolunmuş bir tüy ile. bir hokka mürekkep, mutlaka da radyoda bir türkü olmalı: bir ay doğar, ilk akşamdan geceden. neyden neyden geceden. şavkı vurur pencereden, bacadan. dağlar kış imiş, yolcu üşümüş, perişanım ben... şimdi yazılmalı en güzel şiirler. tam da şimdi. en son dize selam durmalı yâre ve neşet baba'ya: evvelim sen oldun, ahirim sensin... tam da o an bitmeli sigara, o an görmeli insan kadehin sonunu, o an yanmalı pervaneler, sokak lambasının aşkına dayanamayıp, o an girmeli ay buluta. o an başlamalı usul bir yağmur. sözcüklerle birer birer, hece hece, damla damla ıslatmalı tüm şehri. şimdi yazılmalı en güzel şiirler. tam da şimdi. hepimizin yazacak bir kaç kelâmı, güvendiği dostları ve sevdiği bir yâri varken...

halil ibrahim sofrası

kanka sende bozuk çıkar mı ya? noldu lan, gene mi paran yok amınakoyim? olm vardı dün kira verdik la. ekmek alcak paramız kalmadı, evde 3 kişi birbirimizin gözüne bakıyok. tamam tamam hadi. saol kanka; bu piç nerden sorucak biliyo musun? nerden biliyim olm, daha bugün gördüm adamın yüzünü. neyse, kızlardan buluruz ya. aynen. kanka kızlar demişken, dgs'yle gelen hatunları gördün mü ya? bizimkiler 3 çocuk annesi gibi amınakoyim. memeler dizlerine geliyor. gördüm la, gördüm. ama içlerinden bi tek sarışın olan var güzel. diğerlerinde bi cacık yok. esmer olan da güzel lan, uzun boylu olan. ne biliyim hoş geldi bana. hah ben ileride inicem, istersen bize gel la? çay falan var. o kadar da ölmedik. yok olm, evde işler var halletmem gereken. daha sonra geleyim. eyi madem, hadi görüşürüz. görüşürüz kardeşim. basık dolmuşun içi, nefes ve ter kokuyordu. arada bir benzin kokusu gelirse, dünyanın en güzel kokusuymuşcasına ciğerlerimi dolduruyordum. şöför gençti. peugeot p9 minibüsle bile hız yapmaya meyilliydi. ah şu trafik kuralları olmasa, bulutların üzerinde güzel bir köşkte olabilirdim şuan. arkadaştan 2 durak sonra da ben indim. eve 1 durak daha vardı ancak yürümek istiyordum. kulağıma kulaklığımı taktım ve telefondan yavuz bingöl - allı turnam.mp3'ü açtım. kendimi ne zaman gurbette hissetsem bu parçayı dinlerim. ne kadar yürüdüğümü hatırlamıyorum. telefonum çaldı. arayan dolmuşta beraber geldiğim arkadaşımdı. alo? alo, kanka. çabuk çık bize gel. noldu lan? olm, fırında tavuk yaptm. süper. gel gel. çay falan da içeriz. olm, yorma beni şimdi oraya kadar ya. lan, bi daha yapmam bak. hadi bekliyorum. elalem hatır için çiğ tavuk yer; ben sana... tamam tamam. geliyorum. görüşürüz kanka. görüşürüz. o kötü espriyi duymak istemediğimden hemen kısa kesip geleceğimi söyledim. fırında tavuk mu? ulan? ev arkadaşından birine para geldi sanırım, diye düşündüm. kısa bir yürüyüşün ardından evlerine ulaştım. yarı bodrum bir evde oturuyorlardı. yoldan evin kapısına doğru inen merdivenleri geçtim ve maviye boyanmış demir bir kapının önünde dikildim. zile bastım. elimi zilden çekmemle kapının açılması bir oldu. ooo hoşgeldin bro. naber? gel bak tam da sofrayı kurmuştuk. nerden buldunuz lan tavuğu? bunu sorarken ayakkabılarımı çıkarmış, montumu asmış, sofraya doğru hafiften de yol almıştım. birden yükselen kahkahalar ve ardından şşt şşt susun susun sesleriyle irkildim. noluyo olm? dur lan dur, anlatıcaz. kanka bu bizim komşunun tavuğu. nası yani? olm, bugün okula çıkarken pencereleri açmıştık. malum güneş görmüyo ev, bari dedik hava alsın. komşunun tavuğu da yememiş içmemiş, içeri girmiş. bizim çocuklar da yakalamış içerde bunu. napalım napalım. önce yatak odasına atmışlar. ev sahibi arıycak mı diye. sonra bakmışlar ses, soluk yok; çıkarmışlar. o an karşımda iki tane sırıtan surat vardı. arkadaşım uzun olanı göstererek, aha bu  kurban falan da kesiyor, dedi ve devam etti: ordan bu almış bıçağı kesmiş lavaboda tavuğu. tüylerini yolmuşlar. temizlemişler. ama nasıl pişireceklerini bilmiyorlar. ben de şaşırdım gelince. bi baktım, mutfakta tüyler uçuşuyor amınakoyim. ellerimi yıkıycam tam, bi tane tavuk kafası bana bakıyor. fak dedim ya. bu ne dedim amınakoyim. sonra anlattılar durumu böyle böyle diye. son paralarımızı da koyduk. iki de ekmek aldık kardeşim, temizinden. değme keyfimize. gülmemek için kendimi zor tutuyordum. diğerleri şşt şşt olm yapma lan, diyorlardı. tutamadım. patladım. hepimiz birden gülmeye başladık. üst kattan nazife ninenin bastonunun sesi tüm kahkahamızı bastırdı. nazife nine inip aşağı dövse bizi, gene de gülerdik. çünkü para olmadan da tavuk yiyebilen, para olmadan da kahkaha atabilen, 3 kişi birleşip 2 ekmek parası çıkarabilecek kadar parasız ama onu bir 4. kişi ile paylaşabilecek kadar zengin insanlarla aynı sofradaydım. halil ibrahim görse kıskanırdı.

9 Eylül 2013 Pazartesi

uçacağım

güzel bir şarkı, bir sigara ve bir kadeh rakı. bir günbatımı olmalı, deniz kenarı. usul bir rüzgar. güneş batmalı yavaşça, yakamozlarda yayılarak... bulutlar yanmalı alev alev. güzel bir şarkı, bir sigara ve bir kadeh rakı. tüm bildiklerimi yazmalıyım. hepsini. her harfine kadar hem de. sonra hafifleyeceğim. sonra güzel bir şarkı, bir sigara ve bir kadeh rakı. bu an'ı yazmayacağım. bunu hissetmek için, haketmek gerek çünkü. bedelini ödemek. kendimden geçtim. bedenimden. kaçıp, kurtulmak istiyorum tüm organlarımdan. sevmediğimden değil üstelik. ellerimi çok severim mesela. insanlar da sesimi seviyor garip bir şekilde. ben sevmem oysa ki. sonra hafifleyeceğim. gerçekten uçmak istiyorum. o an uçacağım. leyleklerin göç yolundan gideceğim. dünyanın etrafını 7 kere dolaşacağım. oradan ay'a gideceğim. toprağına üfleyeceğim ciğerimdeki son havayı. ve tanrı'yı bulacağım. yapışacağım yakasına; be kodumun tanrısı diyeceğim; mal benim istediğime veririm, dedin. bi bok yok. saadet benim istediğime veririm, dedin. bi bok yok. hidayet benim istediğime veririm, dedin. o zaten yok. şimdi al o fuhuş yuvası cennetini götüne sok, diyeceğim. ve bu defa mutlu bi şekilde cehenneme gideceğim. güzel bir porno yıldızı ile tanışacağım. riley steele olabilir. ne ben onu ateşten kurtarabilirim. ne o beni. ama en azından güzel bir manzaraya bakıyor olacağım. güzel bir kadının vücudu ne kadar çirkin olabilir ki...
biraz sonra öleceğimi bilirsem, ağlar mıyım ki? son 5 dakikamı bilirsem, ne yaparım? dua mı ederim? en sevdiğim şarkıyı bir daha mı dinlerim? duymak istediğim bir sesi dinlemek için telefon mu ederim? yoksa sevdiğim bir aksiyon filminin en heyecanlı sahnesini bir daha mı izlerim? son sözüm ne olur? son baktığım şey? son gördüğüm? bunları bilmek mi bunları özel kılıyor? yoksa bunlar zaten özel şeyler miydi hep?
susmak istiyorum be moruk. ölümüne susmak. sessizlik. sigara, müzik ve rakı. sonra uçacağım.
boş geliyor, ağır geliyor artık. eğitim, kariyer, iş, güç, şan, şöhret, para, konum, lüks ev, süper arabalar, vs... ne için? mutlu bir hayat için. kim diyor? sistem. hayır! benim mutlu bir hayat anlayışımda bunların hiçbiri yok ki... ben çizmeliyim, yazmalıyım, çalmalıyım, söylemeliyim, dinlemeliyim, yontmalıyım bir taşı; duygularımı, düşüncelerimi özgür bırakmalıyım. ama yok. sistem, zaten benim için bir hayat seçiyor. çalışmalıyım. para kazanmalıyım. daha çok. daha çok. ve sonra ölmeliyim. ölürken de kazandığım paraların nasıl dağıtılması gerektiği hakkında bir de rehber bırakmalıyım. hiçbir şey yaşamadan ölmeliyim. zaten öyle de öleceğim. böyle ölmek istemiyorum aslında. ama ne kadar çabalasam da biliyorum ki böyle öleceğim. ... ve akşam önüme konulan şey bir tabak yemek olmuyor artık. bu, bir delikanlının elinde bir demet çiçekle sokakların arasından geçip, sevdiğine giderken hissettiğinden de kötü. o şen şakrak muhabbetlerin döndüğü masa, o masa değil şimdi. suratlar asık. sözler kurşun. her biri bir yanını deliyor insanın. kan kaybetmiyorsun belki ama her biri bir hayalimi öldürüyor. her biri bir can alıyor benden. her bir kurşunu namludan çıkarken görüyorum.
insanlar güzel bir müzik dinlemekten o kadar uzak ki...
güzel bir müzik,
bir sigara,
bir kadeh rakı.
ve sonra
uçacağım...

1 Eylül 2013 Pazar

be ebeyin amı!

yahu bişeyi anlamıyorum ya; insanın inancıyla ilgili olan şeylere niye karışırlar amınakoyim? arkadaşım, ben ilmihal kitapları okumuş, kuran'ı birden fazla kere hatmetmiş, incelemiş, islam alimlerine bakmış, hadisleri okumuş bir kişiyim. bir şeyin doğruluğunu yine o şeyi göstererek ispat edemezsin. ki zaten konu da burada başlıyor. ispat gerektirmiyor din. ''inanma'' işi. arkadaşım ben; çamurla oynayan, her şeyi bilen (kimin inanıp inanmayacağını vs.), kendi yarattığıyla iddiaya giren, sürekli övülmek ve hatırlanmak isteyen, bana inanırsanız ben de sizi ve uçkurunuzu mutlu ederim diyen, inanmazsanız ateşlerde yakarım, götünüze zebani sopası sokarım diyen bir tanrıya inanmadım, inanmıyorum, inanmayacağım. kendimi bu noktada ateist olarak görmüyorum. bunun bilinemez olduğunu düşünüyorum. ne zamana kadar? bilim bizden başka bir tür bulana veya evreni tam olarak açıklayabilene kadar. bunu yaptığında stephen hawking'in de dediği gibi, artık tanrıya ihtiyaç kalmayacak. dinlerin kökeni hep aynı. insanlar parlaklığı ve büyüklüğü sayesinde güneş'ten korkmuşlar. başedemeyeceklerini düşünmüşler ve ona tapınmışlar. kurbanlar kesmişler. ay'a tapmış insanoğlu gecenin karanlığını yarıyor diye. deniz'e tapmış, rüzgar'a tapmış. her birini tanrı bellemiş. neden? çünkü bilmiyor. zamanla güneş'in basit bir yıldız, ay'ın çok küçük bir uydu, deniz'lerin büyük su birikintisi, rüzgar'ın da basit hava akımları olduğunu öğrenmişler. ve o korkunçluk, o tanrısallık yitip gitmiş. şimşek'ten korkmuş insanoğlu. bunu kesin bir adam fırlatıyor demişler. banko dağ başındadır. o zamanlar olimpos'un zirvesine çıkan yok. ak sakallı bi dayı da farketmiş bu mallığını insanların, ben fırlatıyorum demiş. kimim ben? zeus. tanrıların tanrısı. zaman geçmiş. iskandinav mitolojisinde odin'ler thor'lar birbirini kovalamış. kurbanlar kesilmiş. kan akıtılmış. neden? insanların götünden uydurdukları tanrılar kan istiyormuş. kızılay mı bunlar amınakoyim? sonra insanlar gördükleri her şeyi açıklamaya başlayınca, bu defa psikolojik bir boşluk, bir amaçsızlık peydah olmuş. ee? napalım? bütün bildiğimiz büyük güçleri, bizim asla göremeyeceğimiz, bilemeyeceğimiz, duyamayacağımız bir soyut varlığa yükleyelim. kaç tane olsun bundan? 30.000? yuh amınakoyim naptın? ben böyle istiyorum, tamam lan. ben de bunları 1 tanesinde topluycam. en güçlü benimki olucak. biri hindistan'a, bir ortadoğu'ya. orada yeşertmişler bu masalları. öyle bir hal olmuş ve insanlar kendi yazdıkları hikayeye o kadar inanmışlar ki... milyonları peşlerinden sürüklemişler. kan dökmüşler. kendi masalına değil de başka masallara inananları kılıçtan geçirmişler. yani demişler ki ahmed arif, cemal süreyya'dan daha iyi yazıyor. yok efendim cemal daha iyi. vurmuşlar kırmışlar. ne için? sırf insani özelliklerin alayını taşıyan bir tanrı için. ben buna karşılık bilimin güzelliğini savunanlardanım. hepimiz bilimi savunalım, demiyorum tabi ki. ama ben bunu savunuyorum. mesela miller deneyi, m kuramı, biyolojik çorba kuramı, klasik evrim teorisi, modern evrim teorisi, sicim kuramı, katman evren kuramı, yaprak evren kuramı, vs... bunları seviyorum ben. bunları okuyorum. araştırıyorum. cern'deki bir higgs bozonu haberi, beni hz. muhammed'in ay'ı ikiye yarma rivayetinden daha çok heyecanlandırıyor. koskoca uydu amınakoyim lan. nasıl yarılsın ayrıca. neyse. bunların çoğunu bilmiyor adam. okumamış. ama ben dinle alakalı şeyleri okudum. paganizm'den tut, satanizm'e kadar hem de. mesela bugünkü hristiyanlık uygulamalarının alayının paganizm'den geldiğini, isa'nın son güneş tanrısı olduğunu ve bu yüzden de ibadet günlerinin sun-day olduğunu biliyorum ve bunu anlatabilirim. çoktan yazılı tarihe geçmiş insanlığın neden isa ile ilgili tek bir cümle yazmadığını da, isa'nın aslında yaşayan bir kişi olmadığını, güneş tanrılarına verilen bir isim olduğunu ve tarihte isa ile aynı özellik ve yaşama sahip 24 tane daha tanrı olduğunu, en meşhurlarının da mısır güneş tanrısı ra olduğunu söyleyebilirim. ben okuyorum, arkadaşım. bunu böyle bir üstünlük taslamak için söylemiyorum. bilmiyorsam, bilmiyorum der öğrenmek için elimden gelen çabayı gösteririm. ben sadece inanmayı değil, bilmeyi seçtim bu kadar.
bu noktaya kadar kendimle ilgili olan kısmı anlattım. şimdi diğer arkadaşlarla ilgili kısmı anlatıcam:
arkadaşım, benim inancım bana. sorduğun zaman bunları söyleyeceğim. ben senin inancına karışmıyorum. ama efendim, sen yanlış yoldasın, doğru yola gel, demiyorum. sen de bana deme? lan dalyarak; senin inancına göre; cehennemde yanacak olan benim. korkudan altıma sıçacak olan benim. bundan sana ne? seni ne ilgilendirir? seni ne alakadar eder? amman doğru yola gel. ne o? benim dinim. ispatı? kuran. ispatı? kuran. ispat? kuran. bu döngünün sonu yok. kuran'daki bir kıssanın ispatı olarak bana yine kuran'ı gösteriyor adam. ona bakarsan ben de da vinci'nin şifresi'ne inanıyorum, nolucak? bence var o kase. ispatı? da vinci'nin şifresi kitabı. ispatı? da vinci'nin şifresi kitabı. lan zaten orda yazıyor o. işte bu tarz adamlar geliyor, aman doğru yola gir. yahu arkadaşım, sen ''i-na-nı-yor-sun''. neye? onun doğru yol olduğuna. ben inanmak yerine, ispat etmeyi seçiyorum. bilimsel ispat. lütfen artık azıcık saygı amınakoyim ya. ben kelle kesmiyorum arkadaşım, belime bomba bağlayıp sağda solda patlatmıyorum, 9 yaşındaki kızlara uçkur çözmüyorum, karım öldükten sonra 8 saat boyunca sevişmeyeceğim (nekrofili miyim amınakoyim ben), cennette memesi yeni tormurcuklanmış bakire kızlar istemiyorum, aletimin sürekli dik olmasını istemiyorum, 5 adam gücünde olmak istemiyorum, sürekli bir tanrıyı övmek istemiyorum, ne yapacağımı bildiği halde beni yakmakla tehdit eden bir varlığa tapmak istemiyorum. bunu önerebilirsiniz; eyvallah, derim. ama bunu doğru yol olarak dayatanlara da ''be ebeyin amı'' demek istiyorum.

ha, hadi az bilinçlen diye; bugünkü ve geçmişteki bildiğimiz bir çok dinin de kökenini anlatan iki belgesel koyayım şuraya:

26 Ağustos 2013 Pazartesi

fak dı sistım

birkaç haftadır iş görüşmeleri yapıyorum. en sikindirik mülakatlara giriyor; en olmadık adamlara hoş görünmeye çalışıyorum. bu psikoloji çok tanıdık. öylesine tanıdık ki 40 yıllık bildiğim birisi gibi. hani o herkesin bahsettiği; ''ıyy o mu, sakın onla konuşma'' dediği kişi işte bu. şimdi onunla muhatap oluyorum. uzun zamandır. ve koyan o kadar çok şey var ki. para yok zaten kafadan. çalışmıyorsun. üstüne üstlük devlet (şu amınakoduğumun devleti) sikindirik bir sağlık sigortası için çalışmayanı aylık 350 tl borçlandırıyor. gelir beyanı vermek gerekiyor. yani battıkça batıyorum. bankalar bi yerden bastırıyor. telefon faturası, internet faturası vs... hepsi öyle büyüyor ki gözünde. ve sürekli duyduğum şu hikayeler iyice çileden çıkarıyor adamı. falan kişi şurda bi sik yapmadan 5.000 tl maaş alıyor. bilmem kim şu kadar para alıyor gibi şeyler. az biraz düşününce cidden öyle. ben bir işe girecek olduğum zaman; üniversite mezunu halimle; ilkokul, ortaokul, lise mezunu adama patron demek zorunda kalacağım. neden? çünkü o orospu çocuğu işle alakalı bir sikten haberi olmamasına karşın zamanında bok gibi para kazanacak bir kapısı, amcası, dayısı olduğu için. bu koyuyor. en boktan mesleklere, hatta temizlikçiliğe bile girmek için mutlaka birilerine para yedirmek zorunda olduğunu bilmek koyuyor. babamın, alın terini, el emeğini; götü geniş, yağ bağlamış, sıfatsız, suratsız, göt yalamaktan diline bok sıvanmış adamlara vermek için biriktirdiğini bilmek koyuyor. bu en çok, bir halta yaramayacağımdan dolayı bari en azından bu yolla bir iş sahibi olmamı istediklerini düşündürdüğü için koyuyor. yani akşam sofraya oturulduğunda konuşulmuyor tabi bunlar. üstü kapalı hep, bakışlarda buluşuyor sözcükler. babam yorgun. anam yorgun. yaşlanıyorlar. ayı gibi adam olan ben ise bi sike yaramadan her gün kahvehanelerde ömür çürütüyorum. elalem cidden sadece akşama kadar feysbuk, tivitır, haber siteleri gezip 30.000 tl parayı kıvırıyor ayda. cidden sadece bu işi yapıyorlar ya. valla bak. gözümle gördüm. burada bir inşaat firması var. baya büyük bi firma. 20 küsür inşaat mühendisi çalıştırıyor yanında. ve patron deyip, eline baktıkları adam elin diyarbakır'ından gelmiş ilkokul mezunu bir adam. konuşmaktan haberi yok. bıyıkları çeneye inmiş. gömlek göbeğe kadar açık. karşısında filinta gibi takım elbiseli, beyaz gömlekli mühendisler ip gibi diziliyor. niye? vereceği sikindirik 3 kuruş maaş için. özel sektör böyle bişi. amınakoyim ben o hizmet sektörünün. anasını avradını sikeyim. bu denli kızgınım. bu denli yerle yeksan ve iğrenç bir sektör. bu kadar işçiyi hunharca siken ve sadece işletmenin zevk aldığı bir sektör. hani sikildiğin için; tecavüz kaçınılmazsa zevk almaya bak durumu da yok. bildiğin acımasızca geçiriyorlar işçiye. yemin ediyorum, kanının ilik ilik, damla damla çekildiğini, sömürüldüğünü hissediyorsun. günde yaklaşık 12 saat, hatta bazen daha fazla çalıştırıyor ama 750 tl maaş veriyor. kodumun işletme müdürleri, patronları milyarları sayarken sen 300'ünü şuraya 200'ünü şuraya versem, şu kadarı bana kalıyor çay sigara parası hesabı yapıyosun. mecbursun. neden mecbursun. bir yandan da ülkenin abazalığından mecbursun. biz am'a, göte, memeye çok meraklı bir millet olduğumuz için, işletmeler de doğal olarak bayan eleman arıyor. amınakodumun demir-çelik işletmesinin muhasebesine eleman arıyorlar ama bayan olacakmış. neden amınakoyim, neden? memesinin çapını da mı geçeceksin mal varlığı olarak? neden? dosyaları odana koyup, o kız dosyaları alırken götüne bakıp, masa altında 31 mi çekeceksin? beleşe çalıştırıp, gün boyu sikecek misin? neden? bir insan neden bayan muhasebeci arar amınakoyim? sorsan güven meselesinden girer. daha önce bundan bi arak yaptıysa bir erkek muhasebeci, ona yaslar yalanların hasını. siktir ordan diyemiyosun işte yüzüne. desen kaç yazacak ki? nereye gitsen kadın amınakoyim. sürekli bayan eleman, bayan eleman. hayır adamlar da haklı. atıyorum bi bayanı al kafeye. giydir mini eteği. satış patlaması yaparsın. ha, burada bayanlardan meta olarak söz ediyorum, evet. neden? çünkü piyasa cidden öyle. bayan dediğimiz kişi bir çalışan evet ama aynı zamanda işletmenin malı. girişte hiçbirine sen bizim malımızsın demiyorlar. ama öyle bir kullanıyorlar ki... bu konuda pozitif ayrımcılıktan ziyade eşitlik ve adaletten yanayım ben. birgün aklımda var. ulan diyorum, sat varını yoğunu. al bir silah. doldur şarjörünü. git nerde, ne kadar, milleti işe sokmak için alnının teriyle kazananlardan alıp, gazinolarda, içki masalarında karıya kıza yediren orospu çocuğu kodaman varsa sık kafasına. ben yiyemiyorsam siz de yemeyin amınakoduklarım. adamlar burda eşek gibi çalışıyor. tarla, fabrika, maden, inşaat, yarak kürek demiyor. ama bu koduklarım ne yapıyor? adam tek kelime türkçe konuşmaktan aciz, anadil gibi ingilizce istiyor amınakoyim. bak bak bak. lan dalyarak! siktirgit kendin öğren önce. ama işte o tamam inceleyelim deyince içinde kalıyor bu sözler. belki bir umut hesabı. okul bir sike yaramıyor arkadaş. gerçekten bir sike yaramıyor. sadece boktan bir kağıt parçası veriyorlar; o. onu da kıvır götüne sok zaten. başka bi şeye yaramaz o kağıt. üniversiteyi yeni bitirmiş adamdan 5 yıl, 3 yıl iş tecrübesi istiyorlar. anamızın karnında staj yapıyoruz zaten amınakoyim. bu ülkede bir sikim olmaz arkadaşım. hiç bir sikim olmaz. 70 yaşında adam enter tuşunu yarım saatte buluyor. hala memur. lan bi siktirgit amınakodumun çocuğu. bi siktirgit. siktirgit de gözü gören, eli ayağı tutan birileri gelsin oraya. defol git, öl bi yerde amınakoyim. devlet beni çalışmadığım için borçlandırıyor. kentsel dönüşüm sikkoluğu için borçlandırıyor. napıcakmış? evimi yıkıp, yerine 5 katlı apartman dikecek, bir katını bana verecek, diğerlerini satacak ve üstelik eski tapu değerimle yeni tapu değerini karşılaştırıp, aradaki farkla beni borçlandıracak? yok ya! amınakodumun devleti, ben senden ev istemedim, bark istemedim. sen elalemden borç alacaksın, benim kurulu düzenimi bozacaksın. bu borçları yine bana ödeteceksin. vergi üstüne vergi bindireceksin. sonra kendine sadakat bekleyeceksin. siktir ordan. söylenebilecek tek bir şey var. ülkede 20.000.000 insanın kellesini alacaksın. şu kamburları, hainleri, orospu çocuklarını temizleyeceksin. din'i komple yasaklayacaksın. ondan sonra aydınlığa kavuşur ülke amınakoyim. sonuç olarak ortalama 75 - 80 yıllık kısacık bir ömrüm var. ve ilk çeyreğinden fazlasını zaten bitirdim. kalanı da bir ensesi kalının götünü kaldırmak, cebini doldurmak, gururunu okşamak, egosunu tatmin etmekle geçirmeye niyetim yok. bu yüzden beyin göçüne evet. bu yüzden hedef yurtdışı. bana bugüne kadar bi sik sağlamamış ülkenin de canı cehenneme! velhasıl kelam; fak dı sistım!

15 Ağustos 2013 Perşembe

melek gibi hatun

ne alırdınız? kola var mı? var efendim. bardakta mı arzu edersiniz, yoksa kendi kabında mı getireyim? kendi kabı ne amk? kendi kadında olsun lütfen. peki efendim. hemen geliyor. teşekkür ederim. bu sıkıcı elitist konuşmadan sonra gözlerimin içine baktığını farkettim. ee, dedi. ee, dedim başımı iki yana sallayarak. bişi demiycek misin? ne diyim yav? yahu sana melek'le serdar'ın ayrılığını anlatıyorum. çocuk bunu bi başkasıyla yakalamış diyorum. ikisi de arkadaşımız. bişi yapmayacak mıyız? beni bunun için mi çağırdın buraya? melek orospuluk yapmış, serdar boynuzlanmış ve biz ne yapabiliriz? bunu mu konuşacağız. ya sen ne kadar umursamaz biri olup çıkmışsın yaa! ben seni böyle bilmezdim. ben seni hiç böyle bilmezdim. nolmuş sana y... şşşt, ya bak, bundan bana ne? bundan sana ne? bu ikisinin arasındaki ilişki. ben bunu anlamıyorum ya. serdar bana sevişirken hangi pozisyonu deneyeyim diye mi soruyor? ne kadar ilişkinin içindeyiz? kaldı ki neden içinde olalım? onlar varken bize bok yemek düşer. ağzının kenarında boncuk kalmış, sil istersen... ya, ufff, tamam yaa. neyse kalkalım mı? yoo, ben kalkmıycam. sen gidiyo musun? evet? ha bunu konuşmaya geldik yani buraya? ben duş aldım, evden çıktım, dolmuşa bindim, terledim, duş aldığım bi sike yaramadı, geldik buraya, kolayı da söyledim ve serdar, melek'i başka bi adamla bastı'yı konuşmadık diye şimdi gidiyosun yani? offf, senle uğraşamıycam. öyle mi? ya sen ne kadar umursamaz olmuşsun böyle ya? ben seni hiç böyle bilmezdim... cümlemi tamamlamamı beklemeden çoktan çantasını almış gidiyordu. bi yandan haklı olabileceğini düşündüm. ne yapayım amınakoyim? serdar bildiğin mal. boynuzlanmış. en azından çocuğu bi arayıp, moralini düzeltmeye çalışayım diye düşündüm. sonra vazgeçtim. ne diyecektim ki? boşver kanka herkes boynuzlanıyo yaa, bi sen misin sanki? falan mı diyecektim. acısını yaşasın, dedim kendi kendime. yaşasın ki akıllansın. bu acıyı tatmalı. tatmalı ki güçlenmeli. acayip felsefe yaptım iki dakkada; garsonun uzattığı kabında kolayı alırken. ayrıca bu kızların her ilişkiye karışma gereği duymalarını anlamıyorum. yahu sana ne amınakoduğum. sana ne göt. ilişkiyi yaşayan bir kız bile bu kadar içinde değil ilişkinin. kız kalkmış, hariçten ilişkiye karışıyor. senin üzerine ne vazife ki böyle bişi. moruk, buradan sevgili olan kızların arkadaşlarına sesleniyorum. sevgilisi olan kızın hayatından siktir olup gidin, lütfen ya. valla bak. böyle bi sapıklık yok lan. sen orda iki dedikodu çeviricen diye, kızı dolduruyor da dolduruyor. hayır, taktik de güdüyor orospular. hem çocuk piçin teki diyorlar; hem iyi çocuk diyorlar. neden? çünkü kız kötü ayrılırsa çocuk piçti zaten diyecekler. iyi ayrıldıysa, iyi çocuktu ya diyecekler. ikisinde de ben demiştim deme şansları var. küçük hesaplar peşindeler. neyse, kabında koladan ilk yudumumu aldıktan sonra telefonumu çıkardım. bişeyler karalamaya niyetlendim. çünkü mekanda bütün şehri görebiliyordum. tam da böyle balkon tarzı bi yerindeyim mekanın. boşa gitmesin. temiz hava, güzel ortam. bir iki karalarım diye düşünüyorum. tam kalemi elime aldım, ekranda bir iki karalama yapmaya başladım. garson yaklaştı. az önce beyefendi'li falan konuşan adam gitti. yerine kamyon şöförü geldi amınakoyim. abi sen karakalem mi çiziyosun? karakalem çizmek... yoo, dedim. ben karikatürle uğraşıyorum. abi ya, bişi sorucam. sana zahmet olmazsa ben sana kızla benim fotoğrafımı versem, bi karikatürümüzü çizer misin? ne kadar diyosan veririm abi. ya şimdi ben... abi valla çok mutlu edersin ya, ha? bak, ben... hem kız arkadaşım da mutlu olur. olmaz mı? ben port... doğum günü de yaklaşıyo abi. hediye olarak veririm. be ebeynamı! bi sus da beni dinle amınakoyim. diyesim geldiyse de kendimi tuttum. bi dinlersen... dedim sertçe. sustu. bak, ben bunun eğitimini almadım. dolayısıyle portre çizemiyorum. o yüzden yapamam. milyar versen de yapamam. tamam? yaparsın be abi ya? yapamam olm. yapacak olsam yapayım. seni kıracak değilim. içten içe esnaf ayağının dibine vurduğumu hissettim. tamam abi, bigün çizersen haberim olsun ama. ilk müşterin benim, ehehe. diyerek ayrıldı yanımdan. ben de bir iki eskiz attım, kolayı içtim ve mekandan ayrıldım. sakinlik ve dinginlik hoşuma gitmişti. serdar'dan haber alamadım. büyük ihtimal kendini eve kapatmış, melek'e mesaj üstüne mesaj atıyordu. büyük ihtimal; ben sana o kadar değer verdim, senin yaptığına bak! ayarındaydı. hatta kızmışsa orospu da diyemediğinden; senin yaptığını başkası yapsa direk kaşar derler, gibi pısırık mesajlar atıyordu. hani sen gene kaşar değilsin de, hani başkası yapsa kaşar diyebilirler belki gibi geldi bana... tam olarak da bunu kastederek yazmıştır. öyle bir mal serdar. bu satırları okuyosan kardeşim, bu satırlar (her iki anlamda da satır) götüne girsin cemali nur kaplı kardeşim benim. o kız da tam bir orospuydu serdar. söyliyim de içimde kalmasın. bi bana vermedi. neden vermedi bilmiyorum ama vermedi. serdar'ı o olaydan çok sonra gördüm. üniversite okuyan kardeşinin yanına gidecekti. mutluydu lan. gülümsüyordu. kafa tokuşturarak selamlaştık. kafam acıdı. boynuzdan mı, kafası kalın olduğundan mı bilemedim. ah serdar; 31 zamanı geyiklere dalaşan serdar...
güzel bir öğleden sonra tekrar mekana çıktım. kabında kola sipariş ettim. aynı garson oradaydı. yüzünü ekşitiyor. hayırdır, dedim. daha önceki muhabbetten gelen samimiyetle, sorma abi ya, dedi. noldu lan? abi hani sana söylemiştim ya kız arkadaşım var, çizer misin? diye. ee? kız beni 3 aydır aldatıyomuş abi. dün öğrendim, dedi. yapma ya, dedim. valla, dedi. gitti. mekandan ayrılırken, görüşürüz, dedim. görüşürüz abi, dedi. elini uzattı. ya sıcak mı geçti nedir, burnum akıyor, bu seferlik sadece tokalaşalım, sana da bulaştırmıyim, dedim. tokalaştık gereksiz yere ve ayrıldım. kafa tokuşturur falan. boynuzu moynuzu tosar. riske atmaya gerek yok.

3 Ağustos 2013 Cumartesi

ayla'nın titreyen memeleri

kızla buluşacaktık, belki eve gidecektik, gidersek de büyük ihtimal sevişecektik. cepte 70 lira para. lakin bir büyük devirdik o gün. has gönlümüze ağladık. bir dostun derdini, bir kadının koynuna tercih ettik. mezeye de çıkışmadı paramız. sek içince yek devrildik masadan. bir iki sarhoş beden çekilir köşeye, toplanır amma, düşmeden kırılan yüreğin parçaları kaybolur çoktan. masada kadın yoksa da, uğruna içilen bir kadın vardı hep. yeni rakı içe içe eskidik. ne vakit duysam bir rakı fabrikası daha açtığını yeni rakı'nın; o zaman sevinirim. verdiğimiz paranın yeri bellidir artık. cümbüşünde bayıldığımız, belinin kıvrımlarında kaybolduğumuz, balık etli dansöz ayla... ankara pavyonlarının gülü. ta ki sırattan o elim ateşe düşene dek sevdalım. çıkar ulan parayı. çıkar da sıkıştır memesine! belde silah doluşur kabadayılar. ceket iliklememek olmaz. ne diyorduk. kızla buluşacaktık. belki sevişecektik. ama ayla'ya değer. senin için ölümü göze aldım orospu! hangi kabadayı düdüklüyor seni!? allah herkese nasip etmez böyle dilberi. kaç adam vurmak lazım ayla? bedelin parayla ödenmiyor belli ki. can istiyorsun, can. ah, titreyen kalçalarına kurban. heyecandan titreyen ellerim sarar mı belini birgün? kız soğukta beklemiş. ben ayla'nın düşünde. yıkıldığımız yerden sürgün ettiler bizi. kalk lan, dedim. kalk çavuş. bu iş olmayacak böyle. gönül ferman dinlese, uçkur dinlemiyor bu defa. ölmüş babanı sikeyim, kalk! açtım anamın sandığını. iğne oyalarının arasından söktüm çıkardım pederin yunan vurduğu beylik tabancasını. kafa o biçim kıyak. bastım girdim içeri pavyondan. götü bütünler götürüyor yavruyu! heeeeyt, dedim. çengiler sustu. ayla'nın sütyenden taşan memesine takıldı gözlerim. 2 el sıktım havaya. altıpatlarda kaldı 4 kurşun. en büyüğünü seçtim kabadayıların. tam göğsüne, tak! bi de yaverine... baktım mekanda ordu var sanki. namlular doğruldu yüzüme karşı. ayla'm kaskatı kesilmiş. merak etme yavru. alacam seni de yanıma. bir kurşun da ona sıktım. tam kalbine nişanladım ki nasıl ona vurulduğumu anlasın kahpe. son kez titredi ayla'mın memesi. pullu elbisesi yere saçıldı şakır şakır. tüm namlulara sürüldü mermi. heeyt be, bende size yem olacak göz var mı lan? son kurşunu sakladım kendime. çenemin altından, göğü seyret! şair adamla dost olacaksın haspam. şair adam anlatır hikayeni en iyi. ardımdan deyivermiş dizeyi, babasının ölüsünü siktiğim. cehennem'de serinliğim oluyor nane. ah ulan, seni de mi vursaydım kahpenin dölü!

soğukta bir adam.
soğukta bir kadın.
sevişirlerdi belki, eğer buluşsalardı.
şimdi birinin yanağından sızan kan donuyor.
birinin yanağında çoktan donmuş gözyaşı.

şimdi ayla da ben de cehennemdeyiz. ayla'mın ateşi cehennemden büyük. memeleri yanıyor ayla'mın. amınakodumun karısı; dünyada yaktın, bari burda yakma beni...