vrooooooomm! ığığıhıhıhıyyyyyyk! paaaat!
kıraşşş! cısss! aynı meydanda, aynı şekilde bizzat şahit olduğum 3. kaza.
herbiri çift şeritli yollardan oluşan bi dörtyol. x ile y koordinatının
kesişmesi gibi; bi pikapla, bi opel birbirine girdi. işin ilginci pikapta bi sik
yok, opel amı götü dağıttı amınakoyim. etrafta belki 50 kişi bi anda peydah
oluverdi; toplandı. ama kazazedeleri sikine takan yok. herkes izliyor. 2
kazadır yaptığım şeyi yaptım ve olay yerine koştum. opel'in sürücüsü resmen
mokoko. kafatası göçmüş herifin. kafası yanıyor adamın sanki. kan revan.
ağzından kan geliyor, tükürüyor herif. yanında bi kişi daha varmış. onda bişi
yok. pikapın şöförü de iyi ama şokta. abi, dedim; aradınız mı acili? yok. tamam
ben arıyorum şimdi. bi yandan baktım opel yakıt sızdırıyor. şu kontakları
kapatın, dedim. ha? yav, kapatın şu kontakları! ha, tamam tamam. pikapın
şöförüyle, opelin yolcusu koşuştular. diğerleri tiyatro seyrediyor amınakoyim.
112'yi aradım. ilk aramada çıkmadı. amınakoyim, ne sikime duruyosun orda? napıyosun?
çıkmadı ya resmen. böyle saçma iş olur mu? sonra bi daha aradım. bilgisayarlı
komut sistemine yönlendirdi beni. ulan can derdindeyiz. sistemdeki kadın sesi
diyor ki "112 acil servis sistemi'ne hoşgeldiniz! ambulans çağırmak için
1'e, ambulans egzozunu (doğru yazılış egzoz bu arada) götümüze sokmak için
2'ye,..." sizin ta amınızakoyim, dedim içimden bastım 1'e. kaşar
olabilitesi yüzdeliklere sığmayan bi kız "allloooğ" dedi. sanırsın
900'lü hatları aradım ilimini irfanını sikeyim. böyle böyle bi kaza oldu, şu
meydanda, 1 yaralımız var. acil bi ambulans gerekiyor; dedim. ekip
arkadaşlarımı yönlendiriyorum ama numaranız görünmedi. tel no alabilir miyim,
dedi. yarak, ne önemi var tel no'nun amk. ayrıca o kadar ambulans için 1'e
basılacak sistem yapacağınıza numarayı gösteren bi sistem yapın amk. bizim o
kuru kalabalık da yatırmışlar adamı kaldırıma. bakıyolar. abi, başının altına
bişi koyun adamın! yok. çıkardım ceketi koydum adamın kafasının altına. 10
dakkaya geldi ambulans. yanında bi motorlu trafik polisi. ambulanstan inenler;
polis'e haber verdiniz mi, diyor. lan seninle gelmiş zaten amk. ambulans fırına
ekmek süren fırıncılar gibi paketledi herifi götürdü. polis bana yaklaştı;
hangi hastaneye götürüyolar, dedi. birbirinden bu kadar habersiz iki kuruma
canımız emanet amınakoyim. bilmiyorum, dedim. kalabalık hala izliyor. 50 küsür
yaşında adamlar var. ben ne dersem onu yapıyorlar. cehaletin, korkunun,
devletin,... ne boktan şeyler olduğunu gördüm tekrardan. kimse devletin ve
milletin eline düşmesin amk. düşenin vay haline.
29 Ocak 2013 Salı
18 Aralık 2012 Salı
söz
olm, bi yerden sonra yavaş yavaş hayata
karışıyor olmak, hayatın içine atılıyor olmak ufaktan korkutuyor adamı. yeni
yeni şeyler öğreniyosun; aslında hep süregelen ama yeni tanıştığın. kuzen
sözlendi. söz kesmeye gittik. ben kendimi garip sanıyordum; meğer aileden gelen
bişeymiş bu. söz muhabbetinde anladım bunu. dayımlar kızı istemeye gitmişler.
başlarında yengemin babası. aile büyüğü. çiçekler yaptırılmış, çikolatalar
alınmış falan. takım çekmiş kuzen. jilet gibi olmuş. ama 3. traştan sonra
teklemeye başlayan, köpük kurusuyla bezeli jilet gibi. sik gibi bi takım
giymiş. yüzüne de söyledim zaten. olm, dedim, bu takım ne amınakoyim? bi süre
suratıma baktı; içerlemiş, efkarlanmış olacak ki bi sigara uzattı. baktım
malbuş, ooo kanka, dedim, akıyosun bakıyorum da. neyse, baya bi otlandım bundan. gitmişler kızı istemeye. yengemin babası, daha selamaleyküm demeden,
bismillahsız patlatmış bombayı kapıda. biz, demiş, allah'ın emri, peygamber'in
kavliyle, e tabi haliyle kızınızı istemeye geldik. e tabi haliyle, diyerek de
kendince espri sıkıştırmış araya. amınakoyim, yaşlı başlı adamsın, espri senin
neyine? sıçmış zaten, bi de tüy dikmiş. kahve faslı falan. babası kızı
vermemiş, resmen satmış orospu çocuğu. kasaba zaten küçük yer. adam altındı,
bilezikti, yaraktı, kürekti istemiş, bir de odayı falan bırakmış, bildiğin 3+1
ev istemiş koduğum. hani adam özetle diyor ki; ver 200.000'i al kızı. neden?
sperminde altın tozu varmış ibnenin. sonunda söz kesilecek. ailecek toplandık.
tepsiler hazırlandı. hiç yakından söz nasıl kesilir görmedim. sanki tarkan'ı
canlı görücekmişim gibi bi his var içimde. yani sikimde mi değil, ama merak da
etmiyor değilim. kuzen, enişte, ben berbere gittik o ara. berber hem kasaba
berberi, hem de doğal olarak tanıdık da olunca; o mahallenin muhtarları, o
bizimkiler, o süper baba, o ekmek teknesi tadını yakalıyosun hemen. dükkandan
girdik içeri. berber, 2 çırak, 2 de müşteri var. müşterinin biri tokat'tan
gelmiş ama türkçe bilmiyor. lazca konuşuyor. bir diyalogdur başladı:
aşam yüzüğü dakcan mı len? haa. olum iş
yüzüğü dakmakda değil biliyon demi? iş barmağa geçiribilmekte. merak etme olm,
barmaamıza göre aldık yüzüğü. anlamadı gerizekalı, ahahahaha! len, başgan adam
mı dövmüş? haa, emekli polismiş. böyün de bazar ya. başkan çaaşıya çıkmış
arabaynan. önüne bi araba geçmiş. yol ve, demiş, yok. ula yol ve, yok. dinini
imanını siktimin cavuru, demiş bi inmiş. emekli polisi de çıkarmış arabadan.
yirmin yimemin, yirmin yimemin. kamyonun biri de geliveri mi; başkan bağırmış,
yörü la pezivenk, senin de canın dayak mı isteyo, deye. abooov başgana bak sen.
usdaa! ha? o gonuşumuyo heralde. yok la yok, gonuşuyo. tokat'tan gelmiş. ne
türkçe biliyo, ne kürtçe. ee? lazca biliyomuş bu. haa, tokat'ta yaşeep de nası
türkçe bilmiyo amınagoyum?
şu muhabbeti duymayı o kadar çok özlemişim
ki... ulan göt kadar yer zaten. kim kapıdan girse aynı şeyi konuşuyor. neyse
kuzen götü başı düzeltti, döndük geri. tepsiler, lokumlar, tepsinin birinde
gelinin annesi için sütyen bile vardı amınakoyim. bu kadın milletini anlamak
zor. lan bi kız istemeye gidip de, kızın annesinin meme ölçüsünü alabilen
yaratıklar bunlar. nerden biliyosun da
koyuyosun o sütyeni? belki 80, belki 85. hayır, nerden biliyosun yani?
jelatinledik, süsledik falan çıktık yola. 5 araba + 1 minibüs insanız. aşireti
topladık, elde keleş, çatışmaya gidiyoruz sanki. kız evine geldik. zar zor
sığıştık. erkekler, kadınlar ayrı oturdu falan. allah'tan ev genişti de aldı.
biraz hoşbeşten sonra eli ayağı düzgün bi yaşlı seçildi aileden. haydi söz
keselim, dedi kalktı ayağa bu. burada bi parantez açmak istiyorum. söz kesmek;
"yemin billah senden başkasına bakmıycam, valla lan, yeminle bak, ahanda
buraya yazıyorum, bakarsam siksinler beni" demek. o an kafamda açmış
olduğum bu parantezin içinde iki esnaf adamı düşündüm. biri diğerinden borç
istiyor. abi bi 100'lük ateşle be, söz haftaya vericem. al be olm, ayıp
ediyosun. tam burada fonda only you çalıyor. birden iki tarafın da aileleri
peydah oluyor ve esnaf ve zanaatkarlar odası başkanı iki esnafa yüzük takıyor.
böylece "abi, valla söz, haftaya ödüycem" sözünün valla söz kısmı
hayata geçmiş oluyor. tam ben bu anı düşünürken alkış koptu. söz kesilmiş.
meğer o only you şarkısı benim kafamda değil, resmen ortamda benim için
çalıyomuş. olm, bi kız gördüm; kız evinden... talibi yoksa isteticem
amınakoyim. gözleri deniz renginde. öyle puslu bi mavi. dümdüz saçlar nasıl
yakışmış. nasıl da güzel gülüyor. bi de beyaz falan giymiş. off of! ışıl ışıl.
adı da sultan'mış. ufaktan ufaktan kesiyorum kızı. kızın umrunda değil ama.
telefonu falan çıkardı bu fotoğraf çekiyor. amınakoyim, fotoğraf çekiceene bi
etrafına baksana. only you'yu duysana. duymadı haspam. bi yarım saat daha çay,
çorba falan; bunlar da tepsi hazırlamış baklavadır, pilavdır verdiler elimize.
aldık döndük. eve gelince saldırdım baklavaya amınakoyim. öyle böyle değil.
kuzenin parmağında yüzük. telefonun ekranında söz fotoğrafı. kız evi de bunu
saymayız, nişan isteriz demiş. göte girmiş yani. baba kızını satmış. yeni
sütyeni de görünce yeni bir "mal" üretimine kalkışabilir belki.
"benim aklım hala sultan'da" diyecek değilim amınakoyim. ha olursa da
yok demem. ama satın almam. kalbini kazanmışsam bir kızın; zaten o benim, ben
onun olmuşuzdur. kaçırırım direk. benim olanı alırım. tüccar babasını siktiğim!
25 Kasım 2012 Pazar
sexshop
soğanlısını seviyorum olm ben ya. tadı süper. ben ketçaplısını seviyorum
kanka. o ekşimsi tadı yok ketçabın. ne kullanıyolar acaba? ne biliyim
olm ben. bok püsür dolduruyolar belki, ama tadı güzel. neyse, dolduriyim
mi bi bardak daha? olm midemiz delincek lan. bişi olmaz olm, içiyoruz
işte. iyi taam hadi, doldur doldur. bardaktan sıçrayan parçacıklar burnuma çarpıyordu. bi şişe daha bol
asitli kolayı devirmiştik. son yudumla beraber sade ruffles cipsten
kalan son kırıntıları da mideye indirdik. ee napcaz şimdi? durağa doğru
gidelim bari olm. geç oldu zaten saat. taam.
lise zamanlarımızdı. yakın bi dostumla beraber müdavimi olduğumuz kipa'dan aldığımız cips ve kola 2'lisini kapıp, hemen yandaki parkta bunları öğütmeye koyulduk. bunu sık sık yapıyoduk zaten. durağa doğru yürürken ordan burdan konuşmaya devam ettik. yoldan geçen güzel kızları kestik. şu benim karım olsa ilk gece belini kırardım muhabbetlerine falan daldık barzo barzo yani. durak, istasyonun yanında hemen. oturduk dolmuş bekliyoruz. bi müddet bekledikten sonra hayatımın en ilginç olaylarından biri gerçekleşti. böyle bir esrarengizlik yok amınakoyim. ninja gibi bi adam. siyah giyimli, kapüşonlu, eldivenli, yüzü falan görünmüyor zaten... ışığı arkasına aldı, bize doğru yaklaştı. noluyo lan, demeye kalmadan elimize bi kart tutuşturdu, bişi demeden uzaklaştı. arkadaşımla birbirimize bakakaldık. gecenin bi vakti, in midir, cin midir, nedir amınakoyim bu adam? verdiği karta bakınca bütün bu esrarengizliğin sebebini anladık. 30 cm.yi aşkın bi dildo resmi bize bakıyodu. elit erotic shop. ulan gülsem mi ağlasam mı şimdi? erotic shop tamam da niye bunun reklamını siyah 30 cm.lik dildo fotoğrafının olduğu zenci psikozlu bi kartla yapıp, bizi orda depresyona sokuyosun? gidek mi lan? ne biliyim olm, sanki fuar açıldı da amınakoyim, ona gidicez. raat raat soruyor yaa. lan bok, burası da ticarethane. adam burdan ekmek yiyor. oha amınakoyim oha. adamı kutsadın lan resmen. alt tarafı şişme kadın satıyor olm. şişirip, şişirip, şişliyosun. pardon'daki orospu asuman gibi. tamam lan. yarın öğleyin buluşup gidiyoruz o zaman. var mısın? varım lan. dildo'dan korkan zenciye kurban gitsin. tamam. bu arada arkadaşımın bineceği araç geldi. o geceyi atlattıktan sonra ertesi gün, camiinin önünde bekliyordum. sexshop'a gidecek iki abaza adamın buluşmak için cami önünü seçmesi ironik ama plansız bir durumdu. şartlar buna zorluyordu. en merkezi yerdi cami. nerdesin lan? geliyorum kenks, yoldayım. temem, hadi bekliyorum ben. taam. gittiğimde arkadaşım hareketsiz duruyordu. noldu lan? şşt. kopar kopar. ne? kopar ham meyvayı dalından. ne ham meyvası olm? nerdesin amınakoyim ya, 2 saattir ağaç olmayı geç, meyva verdim burda. sikicem belanı ya. tamam lan, geldik işte. hadi gidelim. nerdeydi bu şimdi? işhanında. oha. olm o kadar esnaf 60 üstü dayının ortasına mı açmış adam sexshopu? hee. neyse du bakalım. işhanının 3. katına çıktık. binanın dışında da bi tabela asılıydı üstelik. asansörden indiğimizde etraftaki dükkanların önünde tavla oynayan dayıları gördük. hepsi bi sevecenlikle bakıyordu. ta ki biz sexshopa yönelene kadar. bakışlar değişti. sanki o ibrahim amca, eski ibrahim olsa bi merak edip girmeyecekti amınakoyim. kaç çocuğun var desem 5 diyecek, sevişmekten haberi yokmuş gibi davranıyor. dünyanın en lanet, en günah şeyiymiş gibi düşünüyor ibrahim amca. beline budaksız meşe odunuyla vurayım ibrahim amca. babanın düşmanlarını sikeyim ibrahim amca. neyse, biz sexshopa yöneldik, yavaş yavaş yaklaşıyoruz. bakışlar sertleşti. "pırlanta gibi gençler"den "vay günahkarlar"a döndü bakışlar. biri bize dalmasa bari, dedim usulca arkadaşa. olm bastonları hazır ettiler baksana. içeri girelim de bi 30 cm.lik dildo alır, cop gibi kullanırız. kurtuluşumuz sexshopta. bi hışımla daldık içeri, camları film şeritleriyle kapatılmış dükkandan. içeri girişte sağ sol taraflarda boy boy dildolar karşıladı bizi. üst raflarda şişme kadınlar, alanın ortasında da el ve ayak bağları bulunan deri bir fetiş koltuğu ve arkasına asılmış, ağız topu, kırbaç, eldiven, maske, vs. gibi bir çok fetiş malzemesi. masanın üzerinde de bi penis başı ve altında iki minink ayak. adam kurup kurup zıplatıyor masada. erotik oyuncak. kolay gelsin abi. saolun gençler, hoşgeldiniz. abi dün bi arkadaş elimize tutuşturdu kartınızı, merak edip geldik. iyi yapmışsınız. cesur çocuklarsınız belli. buyrun bakın. merak ettiğiniz olursa sorarsınız. saol abi. abi çekmemizin asıl sebebi, sexshopta olmamız. her an götü kaybetme tehlikemiz var amınakoyim. bu silikon gibi bi malzemeden yapılmış kadın vücutları falan var. ten yumuşaklığında falan. dokunduk, harbiden de öyle. abi, dedim. kadınlar geliyor mu? yada arayıp sipariş veriyolar mı? valla canım, dedi; kadınlar, erkeklerden daha çok alıyorlar. gizli kuryeyle yolluyoruz. tencere, tava yolluyoruz deyip, aha bu selvilerden yolluyoruz. ehehehehe. selvi diye gösterdikleri siyahlı, beyazlı, sarılı, kırmızılı, mavili dildolardı. girişte boy boy onların karşılaması zaten bi psikoza sokuyor adamı. abi, dedi arkadaşım. bu şişme kadınlar ne kadar? 180 milyon canım. nasıl oluyo abi bu? valla bak, şişme dediğine bakma, normal kadın gibi. ama havayla şişirmiyceksin. bak işin sırrı bu; suyla şişireceksin. ılık suyu doldurucan içine, en güzeli öyle oluyor. duyduğumuz adamın değil, tecrübenin sesiydi.
adam denemiş amınakoyim. hani bi usta gözüyle, bu en
iyi neyle gider, deyip denemiş adam. acımamış. tecrübe konuşuyor. zaten
o işhanında dükkanın içinde genişçe bi teşhir alanı, içeride de ufak
bir ofis alanı bulunur. adam masayı teşhir bölümüne kurmuş. ofis
bölümünün kapısı kapalı. içerisi depo mu? orda bi yatak mı var, ne var
belli değil. gidip de evde denemez heralde, diye düşündüm ben. o su
muhabbetini duyar duymaz; abi bize müsaade, memnun olduk tanıştığımıza,
sana kolay gelsiiin, dedim ve çıkışa yöneldik. gençler, dedi,
istiyosanız bi promosyon azdırıcı damla vereyim? ha? su bazlı tüm
içeceklerde kullanırsınız. asitliye katmayın yeter. kola falan. 2
dakkada hatun hazır. saol abi, başka zaman yine. Mekandan çıkarken,
arkamızdan hala masada zıplayan küçük ayaklı penis başının sesi
geliyordu. tık tık tık tık tık...
lise zamanlarımızdı. yakın bi dostumla beraber müdavimi olduğumuz kipa'dan aldığımız cips ve kola 2'lisini kapıp, hemen yandaki parkta bunları öğütmeye koyulduk. bunu sık sık yapıyoduk zaten. durağa doğru yürürken ordan burdan konuşmaya devam ettik. yoldan geçen güzel kızları kestik. şu benim karım olsa ilk gece belini kırardım muhabbetlerine falan daldık barzo barzo yani. durak, istasyonun yanında hemen. oturduk dolmuş bekliyoruz. bi müddet bekledikten sonra hayatımın en ilginç olaylarından biri gerçekleşti. böyle bir esrarengizlik yok amınakoyim. ninja gibi bi adam. siyah giyimli, kapüşonlu, eldivenli, yüzü falan görünmüyor zaten... ışığı arkasına aldı, bize doğru yaklaştı. noluyo lan, demeye kalmadan elimize bi kart tutuşturdu, bişi demeden uzaklaştı. arkadaşımla birbirimize bakakaldık. gecenin bi vakti, in midir, cin midir, nedir amınakoyim bu adam? verdiği karta bakınca bütün bu esrarengizliğin sebebini anladık. 30 cm.yi aşkın bi dildo resmi bize bakıyodu. elit erotic shop. ulan gülsem mi ağlasam mı şimdi? erotic shop tamam da niye bunun reklamını siyah 30 cm.lik dildo fotoğrafının olduğu zenci psikozlu bi kartla yapıp, bizi orda depresyona sokuyosun? gidek mi lan? ne biliyim olm, sanki fuar açıldı da amınakoyim, ona gidicez. raat raat soruyor yaa. lan bok, burası da ticarethane. adam burdan ekmek yiyor. oha amınakoyim oha. adamı kutsadın lan resmen. alt tarafı şişme kadın satıyor olm. şişirip, şişirip, şişliyosun. pardon'daki orospu asuman gibi. tamam lan. yarın öğleyin buluşup gidiyoruz o zaman. var mısın? varım lan. dildo'dan korkan zenciye kurban gitsin. tamam. bu arada arkadaşımın bineceği araç geldi. o geceyi atlattıktan sonra ertesi gün, camiinin önünde bekliyordum. sexshop'a gidecek iki abaza adamın buluşmak için cami önünü seçmesi ironik ama plansız bir durumdu. şartlar buna zorluyordu. en merkezi yerdi cami. nerdesin lan? geliyorum kenks, yoldayım. temem, hadi bekliyorum ben. taam. gittiğimde arkadaşım hareketsiz duruyordu. noldu lan? şşt. kopar kopar. ne? kopar ham meyvayı dalından. ne ham meyvası olm? nerdesin amınakoyim ya, 2 saattir ağaç olmayı geç, meyva verdim burda. sikicem belanı ya. tamam lan, geldik işte. hadi gidelim. nerdeydi bu şimdi? işhanında. oha. olm o kadar esnaf 60 üstü dayının ortasına mı açmış adam sexshopu? hee. neyse du bakalım. işhanının 3. katına çıktık. binanın dışında da bi tabela asılıydı üstelik. asansörden indiğimizde etraftaki dükkanların önünde tavla oynayan dayıları gördük. hepsi bi sevecenlikle bakıyordu. ta ki biz sexshopa yönelene kadar. bakışlar değişti. sanki o ibrahim amca, eski ibrahim olsa bi merak edip girmeyecekti amınakoyim. kaç çocuğun var desem 5 diyecek, sevişmekten haberi yokmuş gibi davranıyor. dünyanın en lanet, en günah şeyiymiş gibi düşünüyor ibrahim amca. beline budaksız meşe odunuyla vurayım ibrahim amca. babanın düşmanlarını sikeyim ibrahim amca. neyse, biz sexshopa yöneldik, yavaş yavaş yaklaşıyoruz. bakışlar sertleşti. "pırlanta gibi gençler"den "vay günahkarlar"a döndü bakışlar. biri bize dalmasa bari, dedim usulca arkadaşa. olm bastonları hazır ettiler baksana. içeri girelim de bi 30 cm.lik dildo alır, cop gibi kullanırız. kurtuluşumuz sexshopta. bi hışımla daldık içeri, camları film şeritleriyle kapatılmış dükkandan. içeri girişte sağ sol taraflarda boy boy dildolar karşıladı bizi. üst raflarda şişme kadınlar, alanın ortasında da el ve ayak bağları bulunan deri bir fetiş koltuğu ve arkasına asılmış, ağız topu, kırbaç, eldiven, maske, vs. gibi bir çok fetiş malzemesi. masanın üzerinde de bi penis başı ve altında iki minink ayak. adam kurup kurup zıplatıyor masada. erotik oyuncak. kolay gelsin abi. saolun gençler, hoşgeldiniz. abi dün bi arkadaş elimize tutuşturdu kartınızı, merak edip geldik. iyi yapmışsınız. cesur çocuklarsınız belli. buyrun bakın. merak ettiğiniz olursa sorarsınız. saol abi. abi çekmemizin asıl sebebi, sexshopta olmamız. her an götü kaybetme tehlikemiz var amınakoyim. bu silikon gibi bi malzemeden yapılmış kadın vücutları falan var. ten yumuşaklığında falan. dokunduk, harbiden de öyle. abi, dedim. kadınlar geliyor mu? yada arayıp sipariş veriyolar mı? valla canım, dedi; kadınlar, erkeklerden daha çok alıyorlar. gizli kuryeyle yolluyoruz. tencere, tava yolluyoruz deyip, aha bu selvilerden yolluyoruz. ehehehehe. selvi diye gösterdikleri siyahlı, beyazlı, sarılı, kırmızılı, mavili dildolardı. girişte boy boy onların karşılaması zaten bi psikoza sokuyor adamı. abi, dedi arkadaşım. bu şişme kadınlar ne kadar? 180 milyon canım. nasıl oluyo abi bu? valla bak, şişme dediğine bakma, normal kadın gibi. ama havayla şişirmiyceksin. bak işin sırrı bu; suyla şişireceksin. ılık suyu doldurucan içine, en güzeli öyle oluyor. duyduğumuz adamın değil, tecrübenin sesiydi.
adam denemiş amınakoyim. hani bi usta gözüyle, bu en
iyi neyle gider, deyip denemiş adam. acımamış. tecrübe konuşuyor. zaten
o işhanında dükkanın içinde genişçe bi teşhir alanı, içeride de ufak
bir ofis alanı bulunur. adam masayı teşhir bölümüne kurmuş. ofis
bölümünün kapısı kapalı. içerisi depo mu? orda bi yatak mı var, ne var
belli değil. gidip de evde denemez heralde, diye düşündüm ben. o su
muhabbetini duyar duymaz; abi bize müsaade, memnun olduk tanıştığımıza,
sana kolay gelsiiin, dedim ve çıkışa yöneldik. gençler, dedi,
istiyosanız bi promosyon azdırıcı damla vereyim? ha? su bazlı tüm
içeceklerde kullanırsınız. asitliye katmayın yeter. kola falan. 2
dakkada hatun hazır. saol abi, başka zaman yine. Mekandan çıkarken,
arkamızdan hala masada zıplayan küçük ayaklı penis başının sesi
geliyordu. tık tık tık tık tık...
kesilmiş götün davası
baya zaman oldu. bi kaymaya gittik, amınakoyim bi göt yarmışız, bi göt tokatlamışız
anlatamam. böyle bir zevk yok. fetişlerin dibine vurduk… off off! kısacık boylu, kıvırcık
saçlıydı. hafif de etine dolgun. daha ne olsun amınakoyim. anlatmaya çalışayım biraz da hani
yaşamadan bilinmez cinsinden bi olaydı…
uff olm ne biçim olmuş lan. bakiyim; harbi lan. olm, ben sıcak bölgeden geldim. kar mar
görmüyok amınakoyim. bunu değerlendirmemiz lazım. aynen kanka. arkadaşımın gözünde
beliren piç gülümsemeden ikimizin de aynı şeyi düşündüğümüzü anlamıştım. üzerimize
montları, götümüze donları geçirdikten sonra 5 - 6 kişi toplanıp, doğruca ıvır zıvır satan
milyonculara doğru yollandık. selami, o kim abi? aleykümselam gülüm. abi elinde şöyle
büyükçe bi leğen var mı ucuzundan? du bi sordurayım. hakan! lan hakan! buyur abi? gençlere
leğen lazımmış, bi gösteriver bakiyim. hemen abi. arkasına takıldığımız 14 - 15 yaşlarında,
bıyıkları yeni terlemiş, elinden telefonu düşürmeyen cinsten bi çocuktu. büyük ihtimal kız
arkadaşı vardı ve ayrıldığında da en büyük derdin kendinde olduğunu düşünüp, 8-a’dan
merve bana bakmıyor; off ulan off, deyip efes’in dibine vuracaktı. hatta sigara içiyor bile
olabilirdi. bıyıkları sarı çıkacak amınakoyim, haberi yok, diye geçirdim içimden bunları hayal
ederken. bu arada üstü leğen altı insan bi varlıkla karşı karşıyaydık. hakan, seçtiği büyükçe bi
leğeni yüzünün önünde tutmuş, bu nasıl abi? diyordu. bu ne lan, dedi puyol. olm, insan
binicek buna insan. her birimizin götü leğen gibi zaten. bize bizim leğenlerden daha büyük
olan bi leğen lazım. haa, karda mı kayıcanız abi? yok olm, bahara saklıycaz bunları. çayırda
çimende daha güzel oluyo. götünekoyim senin puyol, dedim. ne bozuyon lan çocuğu. hakan
daha büyük bi leğen çıkardı ve abi senin leğen kadar olmasa da en büyüğü bu var, daha
büyüğü yok, dedi. bizim grup komple bastık kahkahayı. puyol morardı. ne kadar bu, dedim.
abi 4 tl. dedi. oha lan, olm çok alıcaz biz bişiler yap, dedim. ayarlarız abi, kaç tane vereyim? 4
tane ver bakalım. yeter heralde. yeter yeter, zaten 3 kayıcaz parçalanıcak amınakoyim, dedi
puyol. gittik, tanesi 3 tl’den aldık leğenleri. daha önceden bulduğumuz; uff, olm burada nasıl
kayılır biliyon mu? dediğimiz yokula gittik. kar güzel, kar kalın, kar kıvamında. atladık
leğenlere fiyuuu kayıyoruz. taşlar engebeli. bi inik, bi çıkık. leğenin götü çok dayanmıyor.
3’er 5’er turda bütün leğenlerin götünü çatlattık. ama içimizdeki heves geçmedi. etrafta
aranmaya koyulduk. yan tarafta bi inşaat vardı. inşaatın içinden büyükçe bi poşet bulduk. altın
bulmuş gibi seviniyoruz amınakoyim. plastik değil, sert değil. kırılma derdi yok. kaydığımız
yeri de baya bi aşındırmıştık zaten. hemen atladım üstüne yanımda puyol, cerenimoooo!
diyerek verdik coşkuyu. herkes poşetin peşinde. kapan üzerine atlayıp el sallıyor yokuş aşağı.
poşeti çekiştirirken kısa boyun avantajını kullanan mario, kaptığı gibi yokuşu tırmanmaya
başladı. uzun zamandır poşeti ele geçiremediğinden hevesini alsın gariban, modundaydık.
büyük bi özenle poşeti yokuşun başına yerleştirdi. üzerine oturdu. ayaklarının arasından
poşeti tuttu ve bağırarak kaymaya başladı. tam yokuşun ortasında aaaahh! diye inledi ve aynı
anda iki eliyle tuttuğu poşeti bırakıp, elleriyle destek alarak kendini yukarı çekti. yan döndü
kayarak aşağı inmeye devam etti. arkasından aralıklarla ince, kırmızı, kısa kısa bir iki iz
bıraktı. indiğinde acı çekiyordu. noldu lan, deyip koştuk yanına. bi baktık, götünü avuçluyor
bizimki. noldu amınakoyim, dedi puyol. götüm kesildi laaaan! diye haykırdı mario.
ahahahahaha, hassiktir yaa! nasıl oldu olm o. ahahahaha! puyol kendini tutamadı. çocuk
ortada acıdan kıvranıyor, biz kahkahadan boğuluyorduk. kaydığı noktalardan yukarı çıkmaya
başladık. sonunda mario’nun götünü kesen şeyi bulduk. iki taşın arasına sıkışmış, kırık bir
cam parçası. allah’tan mario’nun ayağında kot varmış. kotu, baksırı yarıp azıcık çizmiş cam.
ama kanatmış. puyol; olm, soğuk uygulamak lazım oraya, dedi elinde bi avuç dolusu karla
yaklaşırken. dön bakiyim lan. mario, çaresiz döndü. puyol yaralı göte şaplağı yapıştırdı. ben
de elime bi avuç kar aldım. ben de yapıştırdım. mario da gülmeye başladı. eline kar alan
gelip, mario’nun yaralı götünü tokatlıyordu. amınakoyim senin mario, dedim. lan karda
kayarken götünü kestiren bi sen varsındır heralde. olm napalım, kase taş gibi olunca leğen
misali yarılıyor işte. sizin götlerde iş yok. bunu ‘kaymaya gittik, bir göt yarmışız, bi göt tokatlamışız’ diye anlatınca işin içinde deli erotizm var aslında. deli seks var. deli fetiş var. çocuğun götü yarıldığından değil, yediği tokatlardan kızardı. yaman dertsin göt kesiği. kesilen
götün davası olur bence. hele hele tokatlanmışsa…
anlatamam. böyle bir zevk yok. fetişlerin dibine vurduk… off off! kısacık boylu, kıvırcık
saçlıydı. hafif de etine dolgun. daha ne olsun amınakoyim. anlatmaya çalışayım biraz da hani
yaşamadan bilinmez cinsinden bi olaydı…
uff olm ne biçim olmuş lan. bakiyim; harbi lan. olm, ben sıcak bölgeden geldim. kar mar
görmüyok amınakoyim. bunu değerlendirmemiz lazım. aynen kanka. arkadaşımın gözünde
beliren piç gülümsemeden ikimizin de aynı şeyi düşündüğümüzü anlamıştım. üzerimize
montları, götümüze donları geçirdikten sonra 5 - 6 kişi toplanıp, doğruca ıvır zıvır satan
milyonculara doğru yollandık. selami, o kim abi? aleykümselam gülüm. abi elinde şöyle
büyükçe bi leğen var mı ucuzundan? du bi sordurayım. hakan! lan hakan! buyur abi? gençlere
leğen lazımmış, bi gösteriver bakiyim. hemen abi. arkasına takıldığımız 14 - 15 yaşlarında,
bıyıkları yeni terlemiş, elinden telefonu düşürmeyen cinsten bi çocuktu. büyük ihtimal kız
arkadaşı vardı ve ayrıldığında da en büyük derdin kendinde olduğunu düşünüp, 8-a’dan
merve bana bakmıyor; off ulan off, deyip efes’in dibine vuracaktı. hatta sigara içiyor bile
olabilirdi. bıyıkları sarı çıkacak amınakoyim, haberi yok, diye geçirdim içimden bunları hayal
ederken. bu arada üstü leğen altı insan bi varlıkla karşı karşıyaydık. hakan, seçtiği büyükçe bi
leğeni yüzünün önünde tutmuş, bu nasıl abi? diyordu. bu ne lan, dedi puyol. olm, insan
binicek buna insan. her birimizin götü leğen gibi zaten. bize bizim leğenlerden daha büyük
olan bi leğen lazım. haa, karda mı kayıcanız abi? yok olm, bahara saklıycaz bunları. çayırda
çimende daha güzel oluyo. götünekoyim senin puyol, dedim. ne bozuyon lan çocuğu. hakan
daha büyük bi leğen çıkardı ve abi senin leğen kadar olmasa da en büyüğü bu var, daha
büyüğü yok, dedi. bizim grup komple bastık kahkahayı. puyol morardı. ne kadar bu, dedim.
abi 4 tl. dedi. oha lan, olm çok alıcaz biz bişiler yap, dedim. ayarlarız abi, kaç tane vereyim? 4
tane ver bakalım. yeter heralde. yeter yeter, zaten 3 kayıcaz parçalanıcak amınakoyim, dedi
puyol. gittik, tanesi 3 tl’den aldık leğenleri. daha önceden bulduğumuz; uff, olm burada nasıl
kayılır biliyon mu? dediğimiz yokula gittik. kar güzel, kar kalın, kar kıvamında. atladık
leğenlere fiyuuu kayıyoruz. taşlar engebeli. bi inik, bi çıkık. leğenin götü çok dayanmıyor.
3’er 5’er turda bütün leğenlerin götünü çatlattık. ama içimizdeki heves geçmedi. etrafta
aranmaya koyulduk. yan tarafta bi inşaat vardı. inşaatın içinden büyükçe bi poşet bulduk. altın
bulmuş gibi seviniyoruz amınakoyim. plastik değil, sert değil. kırılma derdi yok. kaydığımız
yeri de baya bi aşındırmıştık zaten. hemen atladım üstüne yanımda puyol, cerenimoooo!
diyerek verdik coşkuyu. herkes poşetin peşinde. kapan üzerine atlayıp el sallıyor yokuş aşağı.
poşeti çekiştirirken kısa boyun avantajını kullanan mario, kaptığı gibi yokuşu tırmanmaya
başladı. uzun zamandır poşeti ele geçiremediğinden hevesini alsın gariban, modundaydık.
büyük bi özenle poşeti yokuşun başına yerleştirdi. üzerine oturdu. ayaklarının arasından
poşeti tuttu ve bağırarak kaymaya başladı. tam yokuşun ortasında aaaahh! diye inledi ve aynı
anda iki eliyle tuttuğu poşeti bırakıp, elleriyle destek alarak kendini yukarı çekti. yan döndü
kayarak aşağı inmeye devam etti. arkasından aralıklarla ince, kırmızı, kısa kısa bir iki iz
bıraktı. indiğinde acı çekiyordu. noldu lan, deyip koştuk yanına. bi baktık, götünü avuçluyor
bizimki. noldu amınakoyim, dedi puyol. götüm kesildi laaaan! diye haykırdı mario.
ahahahahaha, hassiktir yaa! nasıl oldu olm o. ahahahaha! puyol kendini tutamadı. çocuk
ortada acıdan kıvranıyor, biz kahkahadan boğuluyorduk. kaydığı noktalardan yukarı çıkmaya
başladık. sonunda mario’nun götünü kesen şeyi bulduk. iki taşın arasına sıkışmış, kırık bir
cam parçası. allah’tan mario’nun ayağında kot varmış. kotu, baksırı yarıp azıcık çizmiş cam.
ama kanatmış. puyol; olm, soğuk uygulamak lazım oraya, dedi elinde bi avuç dolusu karla
yaklaşırken. dön bakiyim lan. mario, çaresiz döndü. puyol yaralı göte şaplağı yapıştırdı. ben
de elime bi avuç kar aldım. ben de yapıştırdım. mario da gülmeye başladı. eline kar alan
gelip, mario’nun yaralı götünü tokatlıyordu. amınakoyim senin mario, dedim. lan karda
kayarken götünü kestiren bi sen varsındır heralde. olm napalım, kase taş gibi olunca leğen
misali yarılıyor işte. sizin götlerde iş yok. bunu ‘kaymaya gittik, bir göt yarmışız, bi göt tokatlamışız’ diye anlatınca işin içinde deli erotizm var aslında. deli seks var. deli fetiş var. çocuğun götü yarıldığından değil, yediği tokatlardan kızardı. yaman dertsin göt kesiği. kesilen
götün davası olur bence. hele hele tokatlanmışsa…
16 Kasım 2012 Cuma
dalga dalga
ye guzum ye. bak sağa reçel yaptım, ondan
da ye. can boğazdan gelir, ha maşşallah. sarı oğlum benim. anneannemin anneme de bulaşan, ille yedirme
isteğinin mağduruydum. bi de kadın öyle güzel yedirmeye çalışıyor ki, yemiycem
desen acayip kırılacakmış gibi. dolu mideye daha bi baskı uyguluyorum mecburen.
kurban bayramı'ndayız. ete yer kalmıyor zaten o kahvaltıdan sonra. iki dayım,
kuzenler, yengelerim, annem, babam, ben, anneannem, dedem'in olduğu o geniş
kahvaltı sofrasını uzun zamandır
bulamıyorum. dedemin vefatından beri. herkes bi yana savruldu gitti.
bayramlarda eski tat yok. sokağa serilen naylon hasırlar, evin hemen kapısının
önündeki incir ağacının dalına kurduğumuz salıncak, pişen demli çaylar ve o
hasırın üstünü dolduran dünya tatlısı komşular. hele bir de eski köy
anılarından açıldı mıydı muhabbet, değmeyin keyfime. karanlıkta yolu
göremediklerinden yolu ezberleyen eşeğin kuyruğunu tutarak gidişlerinden, götü
delik haliller'in dağ başında sıçarken pantolonu çalıya takıp, delmesine kadar
bi dolu anı.
anneannemin ısrarları ve tabi bendeki takat
tükenince kalktım kahvaltı sofrasından. biraz yürüdüm mahalle boyu. bi yarım
saat sonra bağırsaklarım guruldamaya başladı zaten. kendimi tuvalete zor attım.
açtım hemen fifa world cup'ı telefondan. seçtim fransa'yı. (zidane falan var
oyunda.) elemelerden başlayıp, dünya kupası'nı alana kadar wc'deyim zaten.
kuzenler de bakkala gideceklermiş. beni bekleyememişler. o zamanlar da torpil
falan patlatıyoruz. kızkaçıran alıyoruz. hep böyle barut eğlencesi. bayram diye
de bakkallar tonla getiriyor torpili, mantar tabancalarını. en sonunda dünya
kupası'nı aldım. wc'den çıktım. anneanne nereye gitti bunlar? bakkala gittile
yavrım. hangi bakkala gittiler? valla hu yandakine gittile herhal. şimdi iki
tane bakkal var. biri sol tarafta cemil bakkal, diğeri sağ tarafta mehmet
bakkal. anneannemin söylediği "hu yan", yani sol taraf, cemil bakkal,
daha yakın. ben de oraya doğru yollandım. dayılardan gelen paralar var tabi.
yol üstünde bi çöplük var. çöpe bacak falan atmışlar. bi tane de beyaz köpek.
karşı kaldırımdan usul usul gidiyorum. köpek höt dese, altıma sıçıcam, eminim.
ayı gibi bişi. bi ara beni farketti. göz göze geldik. onun için tehlike
arzetmediğimi elimden geldiğince belli etmeye çalıştım. tam ben o maymunluk
içindeyken, kodumun hayvanı ok gibi fırladı yerinden. ben de aynı anda deparı
bastım. nasıl kaçıyorum ama. tabi bacaklarım daha fazla dayanamadı ve
yavaşladım. köpek götümden bi kaptı, kapış o kapış. ısırığın verdiği acıyla
yeniden öyle bir depar attım ki, köpeğin ayaklarını yerden kestim amınakoyim.
koşuyorum, götümde köpek dalgalanıyor. ısırdığı yere daha bi güç veriyor hayvan
savrulmayayım, düşmeyeyim diye. bi müddet havada uçurdum hayvanı. ne ben
koşmayı bırakıyorum, ne o götümü ısırmayı. ben köpeği dalgalandıra dalgalandıra
cemil bakkal'ı geçtim. manzarayı gören cemil bakkal'ın gözleri büyüdü.
yuvalarından fırlayacaklar sanki. ileride de bi kahve var. bi dayı gördü benim
bayrak taşıyan gibi geldiğimi. hemen yola çıktı. tüm iyi niyetiyle yerden irice
bi taş alıp, bana doğru fırlattı. maksat götümdeki köpeği düşürmek. ama taşla
beni hedef aldığının farkında değil dayım. bi yandan taştan kaçıyorum, bi
yandan köpeği sağa sola savuruyorum. allah'tan ayağımda kot pantolon var da ete
çok işlememiş diş. ama yine de acıyor. sağa sola savururken köpek en sonunda
pes etti ve köşeyi döneceğim bi anda havadayken kendini bıraktı. bildiğin
köpeğe macera yaşatıyorum amınakoyim. paraşütçü gibi atladı götümden. bi iki
takla attı düşünce sonra tekrar çöpteki bacağı gevelemeye gitti it. ben de iki
gözüm iki çeşme sağ lobumu tuta tuta eve yürüdüm. bizim piç kuzenler de diğer
bakkala gitmişler bok varmış gibi. benim geldiğimi de görünce aldıkları bi
kızkaçıranı yakıp, attılar bana doğru. kendileri içeri kaçtılar tabi. ben de
etrafında mermiler uçarken başını bile eğmeden yürüyen enayi kahramanlar gibi
gelirse gelsin hesabı aldırmadan yürüyorum. mahalledeki saklanan diğer çocuklar
cesaretime hayran kaldı. bilmiyorlar ki postu deldirmenin acısını yaşıyorum
amınakoyim. sonunda eve girdim. acıdan ağlıyorum. annemle babamla hemen
eczaneye gittik. bayramda hastane kapalı, ilçedeyiz de. acil de uzak. hemen bi
pansuman yapıldı. ordan merkeze gittik. acilde bi pansuman ve kuduz iğnesi.
iğneyi vuran hemşirenin de eli bir hafif, bir hafif. hissetmiyorsun hiç. bir de
güzel kız, iğneyi vuran hemşire. gel gelelim benden büyük. aşkın yaşı olmaz
gerçi. (bak bak bak, bahanelere bak o yaştaki...) nereden ısırıldığımı sordu mu
acaba, diye geçirdim içimden. götünden ısırılmış, üstelik götünde köpek
dalgalandırmış birisi ne kadar karizmatik olabilir ki? ama yine de uzun
kirpiklerime vuruldu hemşire. sonunda götün de bi faydasını gördük, dedim.
allah hiçbir organı sebepsiz yaratmamış. bu düşüncemin de devam aşılarını
vuracak badem bıyıklı shemale hemşireyi görünce sönüp gideceğini bilseydim, eminim düşünmekte bu kadar acele etmezdim... hastaneden eve dönerken dayımın radyoyu açmasıyla yaşadım o gün asıl şoku. radyoda çalan şarkı ''denizin dibince hatçam'': dalga dalga, dalgağ dalgaağ dalgalanığyooğr. hatçe'mi de görenler, sevdalanıyor...
9 Kasım 2012 Cuma
kristine
hep bu omegılda, çetrulette nasıl muhabbet ederler merak ediyordum. erekte olmuş penis görmekten bunaldığım bir anda tekst mesaja geçmeye karar verdim. evet, yandaki diyalog bana ait. nedendir bilmiyorum, adam yaş söyleyince ben daha büyük bi yaş söylemek istedim. biraz kendime tecrübe katmak, laf dinletmekti sanırım amacım. böyle şeylerle uğraşacak vakti buluyor olmam da garip tabi. napiyim olm. yapıcak daha önemli bi işimiz mi var, eğlenmekten başka? ha bundan hariç kristine diye bi kızla da konuşmuştum. tatlı bi muhabbet oldu. büyük ihtimal 120 kilodur, diye geçiriyordum aklımdan. mısırlı bi erkek arkadaşı varmış. böyle sitelere girmesini istemiyormuş. ama bizimki çılgın. bizimki raat. bizimki özgür. bizimki türk kezbanı değil. (şaka lan şaka, bizde bi kız böyle yapsa direk kaşar deriz; yalan yok şimdi.) tam da oskar töreninin yapılacağı gündü. tabi saat farkından orda gece. sanattan, edebiyattan, müzikten falan konuştuk. hoş vakit geçirdik. görmeden, karşı karşıya gelmeden. hot_chicks_eat_big_black_dick_in_the_pool.avi'ye düşmeden. hani düşsek de tutmazdı zaten. zenci değilim sonuçta. sırıksız sırıkla atlayamıyorum. bi hoş geldi muhabbet. ne bileyim lan. bi ara aklımdan, bu kız türkiye'ye gelse kesin urfa'ya gelin gider, diye geçirdim. yabancıların bize bakış açısını düşündüm. şimdi biz onlara, olm ne acayip şey la bunlar, uff çok modern, diye bakıyoruz ya; onlar da bize, aa ne güzel bi kabile, giyiniyolar, diye mi bakıyolardı acaba? kafamda deli sorular. sonra meseneye girdim. uzun zamandır uğramadığım bir şehre gitmiş gibiydim. yeni uygulamalar, özelikler falan filan. hani sanki o eskiden kızlara cam aç dediğimiz program o değil. böyle telefon numarası falan istediğimiz; olm bi kız düşürmüşüm uff, falan dediğimiz program o değildi sanki. çok eskiden konuştuğum bi arkadaşımı onlayn gördüm. selam yazmak istedim. yazmadım. az önceki gibi tatlı bi muhabbet olamayabileceğinden korktum. çok zaman geçmişti. konuşacak eski şeyler bitince, yeni şeylere çok şey kalmayacaktı. ilgilenmeyecektim. ilgilenmeyecekti. gerçekte de böyle değil mi zaten amınakoyim. bi adamla uzun zaman görüşmeyince, naptın hacı, sorularıyla geçiyor zaman, cevapsız... selam desem öyle olucaktı büyük ihtimal. demedim. az önce konuştuğum kız, farklı bir kıtada, farklı bir dili konuşarak, farklı bir kültürün içinde yaşıyordu. yani bize tırnak içinde yabancı'ydı. ama o an farkettim ki, kristine, o arkadaşımdan daha tanıdıktı şimdi. hayat ne acayip lan. çok düşünmemek lazım. omegıl ve çetrulet'te de sakın videolu yere girmeyin. bak uyarıyorum. sakın.
8 Kasım 2012 Perşembe
niçe'yle bir orospu'nun ortaklığı
uzun zaman önce. önemsiz bir yerde. bir evde.
doldurayım mı kanka? doldur amınakoyim, doldur. olm, yapma lan böyle. bişi yaptığım yok olm. sen olsan napıcan lan? o da doğru, ama ne zamanlık mevzu be olm. sıkma artık canını. sen doldur hadi, doldur.
çın. bardaklar birbirine değdiğinde çıkan ses bile kulaklarımı tırmalıyordu. içmek istiyor muydum, bilmiyorum. sadece o an anlık değil ama uzun vadede vücuduma zarar verecek ne varsa yapmaya hazırdım. bol alkol karaciğeri, bol sigara akciğeri mahvedecekti. sancılı bir ölüm istemek... bu psikoloji tanıdık olmayanlar için biraz garip. böyle bir şeyi neden istediğimi bile bilmiyorum. bir jilet, yüksek dozda bir ilaç, bir ip, bir silah... bu kadar kolay lan aslında, diye geçiriyorum içimden. tabi arkadaşım bunu bilmiyor. bilse de söyleyeceği şeyler belli. uyumaya yetecek ölçüde, belki de daha fazla içtikten sonra uyudum o gün. ertesi gün bir bakkaldan jilet aldım. ağaçlık, dağlık bir bölgeye gittim. kimsenin göremeyeceği kadar kayboldum ağaçların arasında. jileti aldım elime. kendimden vazgeçmek sorun değildi. asıl sorun vazgeçecek olduğum diğer dünyalar tatlısı iki insandı. annem, babam. yaşlı başlı insanlar benim için uğraşıp didiniyorlar, gecelerini gündüzlerine katıyorlar. tek çocuğum üstelik. hayat devam etmeyecek onlar için. olmayacak. yapamayacaklar. bunca yıl besle büyüt. sonra da bir anda yok olup gitsin. isteyerek, haykırarak, bağır çağır ağlamaya başladım. gözlerim kızarana kadar ağlamaya devam ettim. insan bu noktaya geldiğinde çok değer verdiği arkadaşlarını, dostlarını, çevresini, hiçbir güzel şeyi umursamıyordu. dibe vurma hissiydi bu. aklıma geçen akşam arkadaşımla konuştuklarımız geliyordu. ben anlatıyordum, o dinliyordu:
özel ders verecekmiş. nerde? evinde amınakoyim, nerde olucak. ilan falan vermiş internette. (bunu söyledikten sonra, istemsiz güldüm.) olm, sabahtan beri şunu yapmış, bunu yapmış diyosun. bi sik anlatmıyosun. adam gibi anlat bakayım şunu bana. anlatayım.
bazen bişi hissedersin. tüm şartlar o an mükemmeldir. ışık doğru yansımıştır. doğru açıdan bakıyorsundur. tonlar doğrudur. ve deklanşöre basarsın. o fotoğraf aklından hiç gitmez. öyle bişiydi. önceden düşünmezken, bu kez düşünmeye, hatta ciddi düşünmeye başlamıştım. olm, çok sevdim lan. valla bak. yedik, içtik, seviştik, o kadar şey paylaştık. sonrasında bu son koyuyor adama. sebep yok, sonuç yok. şimdi bakıyorum. o sitede, bu sitede elaleme kalpler falan yoluyo, uğur diye birisi mi ne varmış hayatında sanırım. bilmiyorum. ev falan da tuttu zaten. lan bak, gönlü başkasına kayar, anlarım. başkasına meyleder, anlarım. ama bir başkasının ona benim gözümden bakmasına, elini tutmasına, tenine değmesine nasıl tahammül edeyim amınakoyim. bana bir hal çare söyle. ne yapayım ben şimdi? abi, doğru diyosun da, geçer yav. ha? neler atlatmıyo insan şu siktiğimin dünyasında! neler gelmiyor başına? yok yok. bu böyle olmayacak. kesin bir çözüm bulmam lazım. kaçmak istiyorum. içimden geçenler bunlardan farklı değildi. kesin bir kaçış istiyordum. çok kesin bir kaçış. geri dönülemez bir yol. aklımda şekillenen en kolay şeyi düşündüm. kendi kanım beni tutuyordu. az buçuk anatomi biliyordum. jilet almaya karar verdim. amacım bilek değildi. şah damarımı hedefliyordum. yerini şimdiden bulmak için elimi boynuma attım. gıp gıp gıp gıp. atan damarı hissediyordum. işte burası. son burda başlayacak. fışkıran kanı bi anlığına göreceğimi hayal ettim. sonra büyük ihtimal yere düşer bayılırdım. içim kıyılırdı. acıktığımı hissederdim inceden. ve dayanılamaz bi hale geldiğinde ekran kararır ve bayılırdım. uyanmamak üzere bir uykuya yatardım.
şimdi jilet elimdeydi. haykırıyordum. orospu, diyordum. orospu!!! ancak onu kötülersem kendimi iyi hissetmeye başlayacağımı düşünüyordum. bu isteyerek yaptığım bir şey de değildi. ölüm kararını tartışan beyne itiraz ediyordu yaşama güdüsü. iyi hisset, diyordu bana. göz yaşlarım arasından cüzdanımdaki fotoğrafını çıkardım. içinde ruh göremediğim bir resme bakıyordum. karşımdaki eli, ağzı, yüzü, gözü, burnu, kulağı, saçı, dişi, dudağı, göğüsleri, omuzları ve beliyle bir et yığınıydı sadece o an. sonra ne olacaktı ki? belki duyardı bi arkadaşımdan. bir iki ay yasımı tutardı en iyi ihtimalle. belki o kadar bile sürmezdi. bir saat üzülür, sonra yeni sevgilisi elinde çiçekler onu dışarı çıkarmaya gelirdi. o da heyecanla hazırlanır ve az önce eski sevgilimin ölüm haberini aldım, derdi. sevgilisi de üzülmüş gibi yapar, içinden belki, ben bunun için canımı siksen vermezdim lan, diye düşünür, mallığıma içten içe gülerdi. izin veremezdim. vakit bir hayli geç oldu.hava kararıyordu. döneceksem bunu şimdi yapmalıydım. yada bu işi bitirmeliydim. (heyecanlanma olm. bu yazıyı yazdığıma göre demek ki dönmüşüm amınakoyim. mallığın alemi yok.) jileti açtım. bunu unutmamak istiyordum. dibe vurmuştum. yukarı çıkmam bir hayli zaman alacaktı. bunun yüreğimde bıraktığı izler dışında fiziksel bir iz gerekiyordu bunu hatırlatacak. öyle müslüm dinlerken kendini jiletleyenlerden değilim. parmaklarımdan birine bir kesik attım. kan gelmeye başladı. cebimden peçeteyi çıkarıp üzerine basmadan önce üzerine toprak ektim.
bazı zamanlar bu yaraya bakıyorum. unutmuyorum. belki onla aynı şehirde olacağız günün birinde. aynı havayı soluyacağız. ve ben bazı şarkıları dinleyemedim ondan sonra. önceden gittiğimde heyecan duyduğum bir şehre tövbe ettim. milyonluk şehirde olur da onu başkasıyla el ele görürüm diye. paylaştığım alışkanlıklarımı terkettim. yara aldım. yaralandım. ölmedim. daha güçlü de olmadım. amınakoyim niçe! hani öldürmeyen şey, güçlendirirdi koduğum?
yalnızlığımı paylaşmaktan korkuyorum şimdi. bu ağır bi yük. taşıyabilecek bir omuz bulmak zor.
eski sevgiliye orospu, niçe'ye amınakoyim.
ölmedim ama yaşamadım da hiç. yeniden doğmak için reenkarnasyona inanmak istiyorum. maymun olarak bile olur. valla lan. çok şey mi olm bu? yücü rabb'im, sen yaparsın bi güzellik. bu sefer gol olsun. bok böceği bile olurum.
doldurayım mı kanka? doldur amınakoyim, doldur. olm, yapma lan böyle. bişi yaptığım yok olm. sen olsan napıcan lan? o da doğru, ama ne zamanlık mevzu be olm. sıkma artık canını. sen doldur hadi, doldur.
çın. bardaklar birbirine değdiğinde çıkan ses bile kulaklarımı tırmalıyordu. içmek istiyor muydum, bilmiyorum. sadece o an anlık değil ama uzun vadede vücuduma zarar verecek ne varsa yapmaya hazırdım. bol alkol karaciğeri, bol sigara akciğeri mahvedecekti. sancılı bir ölüm istemek... bu psikoloji tanıdık olmayanlar için biraz garip. böyle bir şeyi neden istediğimi bile bilmiyorum. bir jilet, yüksek dozda bir ilaç, bir ip, bir silah... bu kadar kolay lan aslında, diye geçiriyorum içimden. tabi arkadaşım bunu bilmiyor. bilse de söyleyeceği şeyler belli. uyumaya yetecek ölçüde, belki de daha fazla içtikten sonra uyudum o gün. ertesi gün bir bakkaldan jilet aldım. ağaçlık, dağlık bir bölgeye gittim. kimsenin göremeyeceği kadar kayboldum ağaçların arasında. jileti aldım elime. kendimden vazgeçmek sorun değildi. asıl sorun vazgeçecek olduğum diğer dünyalar tatlısı iki insandı. annem, babam. yaşlı başlı insanlar benim için uğraşıp didiniyorlar, gecelerini gündüzlerine katıyorlar. tek çocuğum üstelik. hayat devam etmeyecek onlar için. olmayacak. yapamayacaklar. bunca yıl besle büyüt. sonra da bir anda yok olup gitsin. isteyerek, haykırarak, bağır çağır ağlamaya başladım. gözlerim kızarana kadar ağlamaya devam ettim. insan bu noktaya geldiğinde çok değer verdiği arkadaşlarını, dostlarını, çevresini, hiçbir güzel şeyi umursamıyordu. dibe vurma hissiydi bu. aklıma geçen akşam arkadaşımla konuştuklarımız geliyordu. ben anlatıyordum, o dinliyordu:
özel ders verecekmiş. nerde? evinde amınakoyim, nerde olucak. ilan falan vermiş internette. (bunu söyledikten sonra, istemsiz güldüm.) olm, sabahtan beri şunu yapmış, bunu yapmış diyosun. bi sik anlatmıyosun. adam gibi anlat bakayım şunu bana. anlatayım.
bazen bişi hissedersin. tüm şartlar o an mükemmeldir. ışık doğru yansımıştır. doğru açıdan bakıyorsundur. tonlar doğrudur. ve deklanşöre basarsın. o fotoğraf aklından hiç gitmez. öyle bişiydi. önceden düşünmezken, bu kez düşünmeye, hatta ciddi düşünmeye başlamıştım. olm, çok sevdim lan. valla bak. yedik, içtik, seviştik, o kadar şey paylaştık. sonrasında bu son koyuyor adama. sebep yok, sonuç yok. şimdi bakıyorum. o sitede, bu sitede elaleme kalpler falan yoluyo, uğur diye birisi mi ne varmış hayatında sanırım. bilmiyorum. ev falan da tuttu zaten. lan bak, gönlü başkasına kayar, anlarım. başkasına meyleder, anlarım. ama bir başkasının ona benim gözümden bakmasına, elini tutmasına, tenine değmesine nasıl tahammül edeyim amınakoyim. bana bir hal çare söyle. ne yapayım ben şimdi? abi, doğru diyosun da, geçer yav. ha? neler atlatmıyo insan şu siktiğimin dünyasında! neler gelmiyor başına? yok yok. bu böyle olmayacak. kesin bir çözüm bulmam lazım. kaçmak istiyorum. içimden geçenler bunlardan farklı değildi. kesin bir kaçış istiyordum. çok kesin bir kaçış. geri dönülemez bir yol. aklımda şekillenen en kolay şeyi düşündüm. kendi kanım beni tutuyordu. az buçuk anatomi biliyordum. jilet almaya karar verdim. amacım bilek değildi. şah damarımı hedefliyordum. yerini şimdiden bulmak için elimi boynuma attım. gıp gıp gıp gıp. atan damarı hissediyordum. işte burası. son burda başlayacak. fışkıran kanı bi anlığına göreceğimi hayal ettim. sonra büyük ihtimal yere düşer bayılırdım. içim kıyılırdı. acıktığımı hissederdim inceden. ve dayanılamaz bi hale geldiğinde ekran kararır ve bayılırdım. uyanmamak üzere bir uykuya yatardım.
şimdi jilet elimdeydi. haykırıyordum. orospu, diyordum. orospu!!! ancak onu kötülersem kendimi iyi hissetmeye başlayacağımı düşünüyordum. bu isteyerek yaptığım bir şey de değildi. ölüm kararını tartışan beyne itiraz ediyordu yaşama güdüsü. iyi hisset, diyordu bana. göz yaşlarım arasından cüzdanımdaki fotoğrafını çıkardım. içinde ruh göremediğim bir resme bakıyordum. karşımdaki eli, ağzı, yüzü, gözü, burnu, kulağı, saçı, dişi, dudağı, göğüsleri, omuzları ve beliyle bir et yığınıydı sadece o an. sonra ne olacaktı ki? belki duyardı bi arkadaşımdan. bir iki ay yasımı tutardı en iyi ihtimalle. belki o kadar bile sürmezdi. bir saat üzülür, sonra yeni sevgilisi elinde çiçekler onu dışarı çıkarmaya gelirdi. o da heyecanla hazırlanır ve az önce eski sevgilimin ölüm haberini aldım, derdi. sevgilisi de üzülmüş gibi yapar, içinden belki, ben bunun için canımı siksen vermezdim lan, diye düşünür, mallığıma içten içe gülerdi. izin veremezdim. vakit bir hayli geç oldu.hava kararıyordu. döneceksem bunu şimdi yapmalıydım. yada bu işi bitirmeliydim. (heyecanlanma olm. bu yazıyı yazdığıma göre demek ki dönmüşüm amınakoyim. mallığın alemi yok.) jileti açtım. bunu unutmamak istiyordum. dibe vurmuştum. yukarı çıkmam bir hayli zaman alacaktı. bunun yüreğimde bıraktığı izler dışında fiziksel bir iz gerekiyordu bunu hatırlatacak. öyle müslüm dinlerken kendini jiletleyenlerden değilim. parmaklarımdan birine bir kesik attım. kan gelmeye başladı. cebimden peçeteyi çıkarıp üzerine basmadan önce üzerine toprak ektim.
bazı zamanlar bu yaraya bakıyorum. unutmuyorum. belki onla aynı şehirde olacağız günün birinde. aynı havayı soluyacağız. ve ben bazı şarkıları dinleyemedim ondan sonra. önceden gittiğimde heyecan duyduğum bir şehre tövbe ettim. milyonluk şehirde olur da onu başkasıyla el ele görürüm diye. paylaştığım alışkanlıklarımı terkettim. yara aldım. yaralandım. ölmedim. daha güçlü de olmadım. amınakoyim niçe! hani öldürmeyen şey, güçlendirirdi koduğum?
yalnızlığımı paylaşmaktan korkuyorum şimdi. bu ağır bi yük. taşıyabilecek bir omuz bulmak zor.
eski sevgiliye orospu, niçe'ye amınakoyim.
ölmedim ama yaşamadım da hiç. yeniden doğmak için reenkarnasyona inanmak istiyorum. maymun olarak bile olur. valla lan. çok şey mi olm bu? yücü rabb'im, sen yaparsın bi güzellik. bu sefer gol olsun. bok böceği bile olurum.
2 Kasım 2012 Cuma
annelerimiz arkadaştı
yürüyorduk. gurbette yorgun düştüm be ceylan'ı söylüyorduk. neşe
içindeydik. belki bizden büyük sırt çantalarımız vardı. benim çantanın
üzerinde ninja kaplumbağalar vardı. aynı şekilde de beslenme çantası.
kenarı hafif çamur olmuş mavi bir önlük ve kenarında ay yıldız olan
beyaz bir yaka. onda ise mavi etekli bir önlük, dantel örgü bi yaka ve
pembe bir sırt çantası. desenini hatırlamıyorum ama barbie'ydi sanki.
annelerimiz yakın arkadaş. evden okula 20 dk. mesafe. 20 dk.lık
mutluluk. 5. sınıf. cinsel dürtülerden eser yok. belki biraz merak.
hoşlanıyorum. söyleyemiyorum. utanıyorum. korkuyorum. annelerimiz
arkadaş. ya annesine söylerse? annem dayaktan öldürür beni. bu yaşta ne
hoşlanması, ne sevgisi der. halbuki o yaşta aşk, meybuzları aynı anda
yiyebilmek değil mi? biri ona sataştığında ona karşı koymak. dayak yemek
gerektiğinde. annelerimiz arkadaş. bu riski göze alamadım. ben ondan
hoşlanıyordum. o başka bir çocuktan. çocuk kalıplı, uzun boylu, geniş
omuzlu. şimdi kesin ayı gibidir. 3xl'den aşağı giymiyodur. ben dişlek,
zayıf, hatta bi dönem gözlüklü. çelimsiz ama çalışkan. çocuk buna yüz
vermiyor. kız belki bana anlatacak, böyle böyle diyecek ama yapmıyor.
yapsa ne kötü olurdu. hoşlandığın kızın, bir başkasından karşılık
görememesi karşılığında duyduğu acıyı hafifletmeye çalışmak... o yaşta
bunu ayrımsamak zor. ama yine de koyardı bana diye düşünüyorum.
yürüyoruz. 20 dk.lık mutluluk. söyleyemiyorum. annelerimiz arkadaş... sınıf başkanıyım. hoşlandığı çocuk konuşuyor. kalıbına güveniyor. öğretmene söyledim. öğretmen buna iki tokat çaktı. çıkışta görüşürüz, dedi bu. korktum. ama sevdiğimi kazanabilme şansı cesaret verdi bana. vahşi yaşamla tanışıyordum. çıkışta onunla beraber çıkıyorduk. beraber gidiyorduk. 20 dk.lık mutluluk... korkuyordum. çocuk yanıma geldi. hazırlıklıydım. ilk yumruğu savuşturdum. tekme attım. vurdum. ikinci yumruk yüzümde patladı. ağzımdan kan geldi. korktu çocuk. tekme attı sonra. yere düştüm. dizlerim üzerine çöktüm. zaman durdu. o zamanlar annem evi süpürürken güneşte havalanan toz zerrelerini izlerdim. toz zerrelerini gördüm. tüm gücümü topladım. son vuruşumu yapmak için ayağa kalktım. karnımda patlayan bir dizle yine yere çöktüm. kız oradaydı. izliyordu. ben dayak yiyordum. çocuk dövüyordu. kız bana acıyor mu, yoksa hoşlandığı çocuğa daha bi hayranlık mı duyuyordu bilmiyorum. her ikisi de acı verirdi zaten.
geçenlerde gördüm onu. ucuz orospular gibi sakız çiğniyordu. siyah bir ruj sürmüştü. zor tanıdım. tanımamazlıktan geldim. yanında iki kız arkadaşı vardı. uğrunda dayak yediğim kız değildi kesinlikle. onun o kız olduğu zamanları yakalasaydım keşke. ama korkuyordum. 20 dk.lık mutluluk. söyleyemedim. utandım. annelerimiz arkadaştı. koktum. annem beni terlikle döverdi. ama bu o çocuğun dayağından daha az canımı yakardı sanırım. 20 dk.lık mutluluk. güzeldi.
yürüyoruz. 20 dk.lık mutluluk. söyleyemiyorum. annelerimiz arkadaş... sınıf başkanıyım. hoşlandığı çocuk konuşuyor. kalıbına güveniyor. öğretmene söyledim. öğretmen buna iki tokat çaktı. çıkışta görüşürüz, dedi bu. korktum. ama sevdiğimi kazanabilme şansı cesaret verdi bana. vahşi yaşamla tanışıyordum. çıkışta onunla beraber çıkıyorduk. beraber gidiyorduk. 20 dk.lık mutluluk... korkuyordum. çocuk yanıma geldi. hazırlıklıydım. ilk yumruğu savuşturdum. tekme attım. vurdum. ikinci yumruk yüzümde patladı. ağzımdan kan geldi. korktu çocuk. tekme attı sonra. yere düştüm. dizlerim üzerine çöktüm. zaman durdu. o zamanlar annem evi süpürürken güneşte havalanan toz zerrelerini izlerdim. toz zerrelerini gördüm. tüm gücümü topladım. son vuruşumu yapmak için ayağa kalktım. karnımda patlayan bir dizle yine yere çöktüm. kız oradaydı. izliyordu. ben dayak yiyordum. çocuk dövüyordu. kız bana acıyor mu, yoksa hoşlandığı çocuğa daha bi hayranlık mı duyuyordu bilmiyorum. her ikisi de acı verirdi zaten.
geçenlerde gördüm onu. ucuz orospular gibi sakız çiğniyordu. siyah bir ruj sürmüştü. zor tanıdım. tanımamazlıktan geldim. yanında iki kız arkadaşı vardı. uğrunda dayak yediğim kız değildi kesinlikle. onun o kız olduğu zamanları yakalasaydım keşke. ama korkuyordum. 20 dk.lık mutluluk. söyleyemedim. utandım. annelerimiz arkadaştı. koktum. annem beni terlikle döverdi. ama bu o çocuğun dayağından daha az canımı yakardı sanırım. 20 dk.lık mutluluk. güzeldi.
3 Ekim 2012 Çarşamba
yazıhane
naber kankaaa? obaa iyidir lan! ehehehe, senden naber? iyi ya nolsun. olm nasıl yaa? çok değişmişsin lan! sen hala aynısın ama. eskiden de böyle maldın, şimdi de malsın. ahahahaha, olm çok iyi oldu lan. buralarda mısın? buralardayım, buralardayım. napıyosun, nasıl gidiyo? iyi ya çalışıyoruz işte. haa, ben de iş koşturuyorum ya. nerde çalışıyosun? kankan akıyo olm. hayrola lan? özel bi şirkette muhasebe sorumlusuyum. vaay, iyi bakalım var mı ofisin falan? olmaz mı olm, gel bigün beklerim. tamam tamam, gelirim bi çayını içmeye. eyvallah kankiiğ! seni gördüğüme sevindim. ben de. hadi görüşürüz. görüşürüüüz. allamanet.
yaklaşık bir hafta sonra özel bi şirkette muhasebe sorumlusu olan arkadaşımın ofisine gitmeye karar verdim. canım sıkılıyordu ve ordan burdan konuşacak bir adam arıyordum. hem davet icabet etmiş, hem de belki eskilerden haber almış olacaktım.
alo? alo? ha kanka benim, geliyorum çayını içmeye. nerde senin bu ofis? ııı, kanka bak şimdi. 2. sanayiye giriyosun ana kapıdan, 3. aradan sola dönüyosun, bi 100 m. yürüyceksin, ordan çine'li ercan abi'yi arıyorum de, gösterirler sana. tamam kanka, yarım saate ordayım. tamam görüşürüz kenks.
kenks mi?! telefonu kapattıktan sonra saça başa bile bakmadan yola çıktım. sonuçta gittiğim kişi de bi saptı ve üstelik sanayiye gidiyordum. yarım saat içinde söz verdiğim gibi 'ofis'teydim. demirci atölyesiydi. aşağıda üstü başı yağ olmuş bir sürü eleman çalışıyordu. ufak bir masanın etrafına 3 masa atmış ve patron olduğu çok belli olan 50'lerinde bi adam, önündeki siyah kaplı ajandayı karıştırıyordu. sanayide ve öğrenicini elinde hiçbir ajanda amacına uygun kullanılmaz. ya ders notu vardır o ajandada yada alacak verecek listesi. yine farklı değildi. usul usul adama yaklaştım. selamaleyküm abi. ercan abi siz misiniz? omzunun üzerinden bana baktı. aleykümselam evladım, buyur benim, dedi. abi, dedim, ben bi arkadaşı arıyorum. sizin muhasebe işleriyle ilgileniyomuş, dedim. haa, ilgileniyo ilgileniyo, dedi kinayeli bi şekilde. hayrola abi, biraz dertli gibisin, dedim. önce, yok bişi, dedi. bir kaç saniye sonra ayağa kalktı, arasına kalem koyduğu ajandasını kapattı ve yanıma yaklaştı. yauv, aramızda kalsın da, babası ille rica etti kıramadık amınakoyim. yoksa bu işlerin adamı değil, ha okumuş etmiş bak. başka bi yerde çalışması lazım. ama napalım. biz de elinden tutuyoruz mecburen, dedi. anladım abi, dedim. kendisi burda mı? haa haa, yukarda; şurdan çıkıyosun, dedi sol tarafından hafif kesilmiş parmağını merdivenlere doğru uzatmış, gösterirken. eyvallah abi, kolay gelsin, dedim. 2'şer 2'şer merdivenleri tırmanmaya başladım. aşağıdaki makinaların ve yandaki dükkanların sesi cidden dayanılmazdı. babam mobilyacı bu yüzden sanayide çok bulundum ve babama da yardımcı olmak adına çalıştım da. ancak bir süre sonra gerçekten oraya ait olmak için, oraya alışmak gerekiyor.
yukarı çıktığımda önünde bir iki kağıda bi şeyler karalarken buldum bizimkini. selam kanka, naber, dedim. ooo, hoşgeldin hoşgeldin. otur. naptın, kolay buldun mu? buldum la buldum. çocuk muyuz amınakoyim, dedim. şöyle bi süzüştük karşılıklı. neyime baktı bilmiyorum ama ben onun burnunun ucunda çıkmış, ancak cadılarda bulunabilecek kadar büyük sivilceye bakıyodum. ne içeriz? çay alayım ben. tamam. ben söyleyip geleyim. masadan kalktı, merdivenlere yöneldi. aşağıdan bi çırak buldu. mustafa! bize iki çay söylesene, dedi. şöyle bi 'ofis'i inceledim. masanın üzerinde cam vardı. altında çeşitli kartvizitler, evraklar, takvim, hatta bir düğün davetiyesi. duvarda posta gazetesinin bir zamanlar verdiği fenerbahçe posteri. duvarda vergi levhaları, ustalık belgeleri, yaprak takvim, döşemesi yırtılmış 2 koltuk ve ustanın fazla demirden ürettiği belli olan bi demir sandalye ve üzerine konmuş bir başka demir kalıp. masanın üzerinde zımba makinası, zımba teli, açılmış ve yarısı kullanılmış bi küp şeker kutusu, defterler, evraklar ve bir bardak içerisine toplanmış çeşitli renkte kalemler... tipik bir sanayi yazıhanesi. şu üst kattakilerden üstelik. bir süre muhabbet ettik ordan burdan. çaylar da geldi. vakit öğleye geliyordu. kanka, dedim. ne kadar alıyosun burdan? asgari ücret yaa, ama sigorta + yemek falan var. yemek veriyo mu? tabi olm, birazdan yeriz zaten. iyi bakalım. ilkokuldan arkadaşımdı karşımda oturan. ilkokuldaki kavgalarımızdan, 7. sınıf ortalarında sınıfta 31 çekişlerimizden falan bahsettik. sikimizi gören kızlardan da bikaç kelam etmeyi ihmal etmedik. hepsine şimdi evlenmiştir, orospu olmuştur, zaten meyilliydi falan gibi yakıştırmalar yaptık öküz erkek modeli olarak. ve evet. sonradan öğrendiğime göre birisi gerçekten de orospu olmuştu. meyilliydi de üstelik. üniversitede veriyormuş. arkadaşım kendisinin de sevdiği kızla kendi arasında sözlendiğini söyledi ve patron görüp, babasına fişeklemesin diye cebinde taşıdığı gümüş yüzüğü gösterdi. hayırlı olsun kenks, dedim. amınakoyim, dilime doladı şu sikik lafı, diye geçirdim içimden.
sonrasında patron yukarı bağırdı. lan oğlum! gelin aşaaya yemek yiycez hadi! bir iki misafiri de gelmişti patronun. o küçük masanın etrafında toplanmışlardı 3 kişi. elemanlar kıyıda köşede, makinaların üstlerinde falan yiyeceklerdi. ne yiyeceğiz, diye merak ettim. uzaktan gömlekli bi dayı yaklaştı. 40'larındaydı. elinde bi tepsi vardı. tepside kuru pilav ve turşu bulunuyordu. yanında da birer tas mercimek çorbası. tepsiyi o küçük masaya bıraktı. afiyet olsun ercan usta, dedi ve gitti. bi an herkes kuru-pilav yiyecek sandım. elemanların bazısı yanlarında getirdikleri sefer taslarını açmıştı. gazeteler serildi ve üzerine oturup yemeye başladılar. çaktırmadan bizimkine baktım. patronun yanına gitti. bi şeyler sordu. patronun hafif kaşları çatıldı. sonra o da bi şeyler söyledi ve bizimki geri döndü. bekle kanka, dedi. geliyorum. 10 dakika sonra elinde 2 tost - 2 ayranla geri döndü. sucuklu kaşarlı kanka, dedi. ahmet abi çok güzel yapar. şimdi lokantaya gitsen bu tattan mahrum kalırsın. patron size de söyliyim, dedi. ama ben sana ahmet usta'nın tostunu yedirmek istedim. misafirin gelmiş, ayıp olur falan diye kızdı da. ondan biraz şey oldu, dedi arkadaşım. bişi demedim. saol kanka, dedim. tostları yedik. kanka ben artık kaçayım, dedim. oturuyoduk lan. yok olm manyak mısın? işin var gücün var amınakoyim. engel olmiyim ben. tamam? hadi görüşürüz. kolay gelsin sana. uğrarım gene daha sonra. e, iyi madem kanka. seviyorum seni. araşırız. tamam. tamam. hadi eyvallah. eyvallah kenks!
dükkandan ayrılırken kolay gelsin demek için ercan abi'nin yanına doğru usul usul sokuldum. hararetli hararetli karşısındaki adama bi şeyler anlatıyordu. diğeri kendini yemeğe vermişti. biraz yaklaşınca duymaya başladım. hayır, istekleri de bitmiyor ki amınagoyum. arkadaşı gelmiş de, lokantaya götürecekmiş de, bilmem ne. ulan elemana verecek parayı zor buluyoruz ibrahim. bi yemek kaç para amuğagoyum! bunu söylerken ağzına büyük bir parça ekmek attı. yaklaştım ve duymamış gibi yaparak; kolay gelsin ercan abi, ben gidiyorum, dedim. saol evladım, güle güle, dedi.
dükkandan ayrılırken arkadaşımın verdiği tanımı düşündüm. ''özel bir şirkette muhasebe sorumlusu'' + ''yemek'' + ''sigorta''
özel bir şirkette muhasebe sorumlusu = 3.000 TL + lokantada yemek + sigorta
demirci ercan abi'nin yazıhanesinde alacak verecek düzenlemek = 750 TL + tost + sigorta
çalışmanın, üretmenin ayıbı günahı yok. ancak arkadaşımın neyin ezikliğini yaşadığını merak etmiştim. aslında ercan abi'nin çocuğa bi şans vermek yerine, haksızlık ettiğini de düşünmüştüm. ama okumuş biri olan arkadaşımın da işini sevmediğini; belki ercan abi'nin onu küçümsemesinden önce, o'nun ercan abi'yi küçümsemiş olabileceğini düşündüm.
her nasılsa hayat devam ediyordu. yılların demirci ercan'ı kaç damla ter akıtmıştı o atölyede kim bilir. her ne kadar okumuş da olsa dünkü bokun gelip, kendini küçümsemesine izin vermezdi. daha yolun başındaki arkadaşımın ''sanayide çalışmak için okumadım'' havaları ona sökmezdi. o ercan abi'ydi. yılların demirci ercan'ı. o yazıhane, o ekmek teknesi, o tek göz yer onun sarayıydı. ah bir de okumuş olsaydı...
yaklaşık bir hafta sonra özel bi şirkette muhasebe sorumlusu olan arkadaşımın ofisine gitmeye karar verdim. canım sıkılıyordu ve ordan burdan konuşacak bir adam arıyordum. hem davet icabet etmiş, hem de belki eskilerden haber almış olacaktım.
alo? alo? ha kanka benim, geliyorum çayını içmeye. nerde senin bu ofis? ııı, kanka bak şimdi. 2. sanayiye giriyosun ana kapıdan, 3. aradan sola dönüyosun, bi 100 m. yürüyceksin, ordan çine'li ercan abi'yi arıyorum de, gösterirler sana. tamam kanka, yarım saate ordayım. tamam görüşürüz kenks.
kenks mi?! telefonu kapattıktan sonra saça başa bile bakmadan yola çıktım. sonuçta gittiğim kişi de bi saptı ve üstelik sanayiye gidiyordum. yarım saat içinde söz verdiğim gibi 'ofis'teydim. demirci atölyesiydi. aşağıda üstü başı yağ olmuş bir sürü eleman çalışıyordu. ufak bir masanın etrafına 3 masa atmış ve patron olduğu çok belli olan 50'lerinde bi adam, önündeki siyah kaplı ajandayı karıştırıyordu. sanayide ve öğrenicini elinde hiçbir ajanda amacına uygun kullanılmaz. ya ders notu vardır o ajandada yada alacak verecek listesi. yine farklı değildi. usul usul adama yaklaştım. selamaleyküm abi. ercan abi siz misiniz? omzunun üzerinden bana baktı. aleykümselam evladım, buyur benim, dedi. abi, dedim, ben bi arkadaşı arıyorum. sizin muhasebe işleriyle ilgileniyomuş, dedim. haa, ilgileniyo ilgileniyo, dedi kinayeli bi şekilde. hayrola abi, biraz dertli gibisin, dedim. önce, yok bişi, dedi. bir kaç saniye sonra ayağa kalktı, arasına kalem koyduğu ajandasını kapattı ve yanıma yaklaştı. yauv, aramızda kalsın da, babası ille rica etti kıramadık amınakoyim. yoksa bu işlerin adamı değil, ha okumuş etmiş bak. başka bi yerde çalışması lazım. ama napalım. biz de elinden tutuyoruz mecburen, dedi. anladım abi, dedim. kendisi burda mı? haa haa, yukarda; şurdan çıkıyosun, dedi sol tarafından hafif kesilmiş parmağını merdivenlere doğru uzatmış, gösterirken. eyvallah abi, kolay gelsin, dedim. 2'şer 2'şer merdivenleri tırmanmaya başladım. aşağıdaki makinaların ve yandaki dükkanların sesi cidden dayanılmazdı. babam mobilyacı bu yüzden sanayide çok bulundum ve babama da yardımcı olmak adına çalıştım da. ancak bir süre sonra gerçekten oraya ait olmak için, oraya alışmak gerekiyor.
yukarı çıktığımda önünde bir iki kağıda bi şeyler karalarken buldum bizimkini. selam kanka, naber, dedim. ooo, hoşgeldin hoşgeldin. otur. naptın, kolay buldun mu? buldum la buldum. çocuk muyuz amınakoyim, dedim. şöyle bi süzüştük karşılıklı. neyime baktı bilmiyorum ama ben onun burnunun ucunda çıkmış, ancak cadılarda bulunabilecek kadar büyük sivilceye bakıyodum. ne içeriz? çay alayım ben. tamam. ben söyleyip geleyim. masadan kalktı, merdivenlere yöneldi. aşağıdan bi çırak buldu. mustafa! bize iki çay söylesene, dedi. şöyle bi 'ofis'i inceledim. masanın üzerinde cam vardı. altında çeşitli kartvizitler, evraklar, takvim, hatta bir düğün davetiyesi. duvarda posta gazetesinin bir zamanlar verdiği fenerbahçe posteri. duvarda vergi levhaları, ustalık belgeleri, yaprak takvim, döşemesi yırtılmış 2 koltuk ve ustanın fazla demirden ürettiği belli olan bi demir sandalye ve üzerine konmuş bir başka demir kalıp. masanın üzerinde zımba makinası, zımba teli, açılmış ve yarısı kullanılmış bi küp şeker kutusu, defterler, evraklar ve bir bardak içerisine toplanmış çeşitli renkte kalemler... tipik bir sanayi yazıhanesi. şu üst kattakilerden üstelik. bir süre muhabbet ettik ordan burdan. çaylar da geldi. vakit öğleye geliyordu. kanka, dedim. ne kadar alıyosun burdan? asgari ücret yaa, ama sigorta + yemek falan var. yemek veriyo mu? tabi olm, birazdan yeriz zaten. iyi bakalım. ilkokuldan arkadaşımdı karşımda oturan. ilkokuldaki kavgalarımızdan, 7. sınıf ortalarında sınıfta 31 çekişlerimizden falan bahsettik. sikimizi gören kızlardan da bikaç kelam etmeyi ihmal etmedik. hepsine şimdi evlenmiştir, orospu olmuştur, zaten meyilliydi falan gibi yakıştırmalar yaptık öküz erkek modeli olarak. ve evet. sonradan öğrendiğime göre birisi gerçekten de orospu olmuştu. meyilliydi de üstelik. üniversitede veriyormuş. arkadaşım kendisinin de sevdiği kızla kendi arasında sözlendiğini söyledi ve patron görüp, babasına fişeklemesin diye cebinde taşıdığı gümüş yüzüğü gösterdi. hayırlı olsun kenks, dedim. amınakoyim, dilime doladı şu sikik lafı, diye geçirdim içimden.
sonrasında patron yukarı bağırdı. lan oğlum! gelin aşaaya yemek yiycez hadi! bir iki misafiri de gelmişti patronun. o küçük masanın etrafında toplanmışlardı 3 kişi. elemanlar kıyıda köşede, makinaların üstlerinde falan yiyeceklerdi. ne yiyeceğiz, diye merak ettim. uzaktan gömlekli bi dayı yaklaştı. 40'larındaydı. elinde bi tepsi vardı. tepside kuru pilav ve turşu bulunuyordu. yanında da birer tas mercimek çorbası. tepsiyi o küçük masaya bıraktı. afiyet olsun ercan usta, dedi ve gitti. bi an herkes kuru-pilav yiyecek sandım. elemanların bazısı yanlarında getirdikleri sefer taslarını açmıştı. gazeteler serildi ve üzerine oturup yemeye başladılar. çaktırmadan bizimkine baktım. patronun yanına gitti. bi şeyler sordu. patronun hafif kaşları çatıldı. sonra o da bi şeyler söyledi ve bizimki geri döndü. bekle kanka, dedi. geliyorum. 10 dakika sonra elinde 2 tost - 2 ayranla geri döndü. sucuklu kaşarlı kanka, dedi. ahmet abi çok güzel yapar. şimdi lokantaya gitsen bu tattan mahrum kalırsın. patron size de söyliyim, dedi. ama ben sana ahmet usta'nın tostunu yedirmek istedim. misafirin gelmiş, ayıp olur falan diye kızdı da. ondan biraz şey oldu, dedi arkadaşım. bişi demedim. saol kanka, dedim. tostları yedik. kanka ben artık kaçayım, dedim. oturuyoduk lan. yok olm manyak mısın? işin var gücün var amınakoyim. engel olmiyim ben. tamam? hadi görüşürüz. kolay gelsin sana. uğrarım gene daha sonra. e, iyi madem kanka. seviyorum seni. araşırız. tamam. tamam. hadi eyvallah. eyvallah kenks!
dükkandan ayrılırken kolay gelsin demek için ercan abi'nin yanına doğru usul usul sokuldum. hararetli hararetli karşısındaki adama bi şeyler anlatıyordu. diğeri kendini yemeğe vermişti. biraz yaklaşınca duymaya başladım. hayır, istekleri de bitmiyor ki amınagoyum. arkadaşı gelmiş de, lokantaya götürecekmiş de, bilmem ne. ulan elemana verecek parayı zor buluyoruz ibrahim. bi yemek kaç para amuğagoyum! bunu söylerken ağzına büyük bir parça ekmek attı. yaklaştım ve duymamış gibi yaparak; kolay gelsin ercan abi, ben gidiyorum, dedim. saol evladım, güle güle, dedi.
dükkandan ayrılırken arkadaşımın verdiği tanımı düşündüm. ''özel bir şirkette muhasebe sorumlusu'' + ''yemek'' + ''sigorta''
özel bir şirkette muhasebe sorumlusu = 3.000 TL + lokantada yemek + sigorta
demirci ercan abi'nin yazıhanesinde alacak verecek düzenlemek = 750 TL + tost + sigorta
çalışmanın, üretmenin ayıbı günahı yok. ancak arkadaşımın neyin ezikliğini yaşadığını merak etmiştim. aslında ercan abi'nin çocuğa bi şans vermek yerine, haksızlık ettiğini de düşünmüştüm. ama okumuş biri olan arkadaşımın da işini sevmediğini; belki ercan abi'nin onu küçümsemesinden önce, o'nun ercan abi'yi küçümsemiş olabileceğini düşündüm.
her nasılsa hayat devam ediyordu. yılların demirci ercan'ı kaç damla ter akıtmıştı o atölyede kim bilir. her ne kadar okumuş da olsa dünkü bokun gelip, kendini küçümsemesine izin vermezdi. daha yolun başındaki arkadaşımın ''sanayide çalışmak için okumadım'' havaları ona sökmezdi. o ercan abi'ydi. yılların demirci ercan'ı. o yazıhane, o ekmek teknesi, o tek göz yer onun sarayıydı. ah bir de okumuş olsaydı...
28 Eylül 2012 Cuma
neşet ertaş
''ne yemek, ne içmek, ne tadım kaldı.
garip bülbül gibi feryadım kaldı.
alamadım eyvah, muradım kaldı.
ben gidip, ellere kalan dünya.
ah yalan dünya, yalan dünya;
yalandan yüzüme gülen dünya.''
ben beceremem neşet babam. çok sözün azı, az sözün özü diyorsun ya; yapamam ben. ne yalan söyliyim. olmaz. hele ki verdin ya acı haberi, verdin ya sonsuz hasretin rüzgarını gönlümüze, hiç olmaz. hangi sözcük anlatsın seni? hangi lisanda var karşılığın? sen ki pir sultan'dan bize miras, aşık veysel'den, muharrem ertaş'tan bize kalansın. nasıl yazsın seni bu küçük adam? nasıl anlatsın okul görmeden, nice okumuşa nice şeyler öğütleyen insanlık derslerini?
yalan dünya, diyordu neşet usta. her zamankinden farksız bir sabahtı oysa ki. neşet ertaş'ın ''yorulup gitti''ğini duyana kadar... grup destan'ın obur dünya şarkısını bilenler sözlerini hatırlayacaklardır; aklıma gelmeden duramadı o şarkı. onu da mı yedin lan dünya, diye soramadan edemedim. elim, ayağım titredi. ağlacak oldum. o gönül adamı ağlarken sözcüklerle, gözyaşımdan mı utandım nedir, sustum. yüzyüze gelmedim hiç. babamdan dedemden aşık veyselli yılları duymuştum ya, o hasretti belki onu bana yakın kılan. ozanlı bir devirde yaşama şansına erişmiştik. babam gibi, dedem gibi... ''çok sözü az, az sözü öz'' eyliyordu neşet usta. sözleri öyle derindi ki, insanı ta gönlünden tutuyordu. babası muharrem ertaş'ın heykeli dikilirken eşek üstüne yapmak istemişler. neşet usta; olmaz, demiş. zaten ömrü boyunca eşek üstündeydi. eşek de bir can taşıyor. bu kadar zulmetmeyelim. bugün muharrem ertaş heykelini görenler; muharrem ertaş önde otururken, eşeğin de arkasında ayakta durduğunu görürler. bir hayvana bile bu kadar saygılı iken, ayrımcılık olmasın diye devlet sanatçısı ödülünü reddeden, ben halkın sanatçısıyım, diyen, zamanında ülkesinde hor görülmüş, tezek kokuyor denilmiş, düğün şarkıcısı denilmiş bir adam o. ama yüreği büyük, yüreği geniş, yüreği belki mevlana'yla yarışır. pir sultan abdal gelse can dostu ilan eder neşet ustayı.
şimdi özlememek mümkün mü? kim daha büyük bir aşk yaşayabilecek; ''evvelim sen oldun, ahirim sensin'' den öte? kim hasretini anlatabilecek; ''gönül dağı''ndan öte? kim hadi kalkıp oynayalım dedirtecek ''kesik çayır''dan başka? kim olacak, dertli anların dert ortağı? bir kadeh kaldırışında sanki karşında oturan, yanık sesiyle sevda yanığı türküler okuyan adam nerede şimdi? son ozan'ın arkasından ağlamamak mümkün mü? piyasa bu kadar saçmalıkla dolarken, böyle bir adamı özlememek mümkün mü?
kalk gel be neşet abi, demenin faydası olsa keşke. o sazından çıkan tınılardan, o yüreğinden dökülen sözlerden daha ne çok şey öğrenecektik...
yoruldun, gittin be neşet ustam. babam gibi sevdim seni görmeden. küçük yüreğime sığdırdım seni. şimdi gözyaşımdan taşıyorsun. hoşçakal neşet ustam. son ozanı yakalayan son nesilden binlerce selam sana.
kalbimizde, derdimizde, dermanımızda, hüznümüzde, neşemizde, dert ortağı bir ufak şişemizde, beni anlayan tek şey o dediğin sigaramızda, aklımızda, anılarımızda, kulağımızda, her şeyimizde hep var olacaksın. çocuğuma nasıl anlatmayayım seni? nasıl bilmesin senin gibi birini?
söz veriyorum neşet usta. gittiğim her yerde senden açılacak sözüm, seninle kapanacak gözüm...
uğurlar olsun. mekanın cennet, toprağın bol olsun...
özlüyoruz, özleyeceğiz. ama asla unutmayacağız seni, bozkırın tezenesi'ni...
garip bülbül gibi feryadım kaldı.
alamadım eyvah, muradım kaldı.
ben gidip, ellere kalan dünya.
ah yalan dünya, yalan dünya;
yalandan yüzüme gülen dünya.''
ben beceremem neşet babam. çok sözün azı, az sözün özü diyorsun ya; yapamam ben. ne yalan söyliyim. olmaz. hele ki verdin ya acı haberi, verdin ya sonsuz hasretin rüzgarını gönlümüze, hiç olmaz. hangi sözcük anlatsın seni? hangi lisanda var karşılığın? sen ki pir sultan'dan bize miras, aşık veysel'den, muharrem ertaş'tan bize kalansın. nasıl yazsın seni bu küçük adam? nasıl anlatsın okul görmeden, nice okumuşa nice şeyler öğütleyen insanlık derslerini?
yalan dünya, diyordu neşet usta. her zamankinden farksız bir sabahtı oysa ki. neşet ertaş'ın ''yorulup gitti''ğini duyana kadar... grup destan'ın obur dünya şarkısını bilenler sözlerini hatırlayacaklardır; aklıma gelmeden duramadı o şarkı. onu da mı yedin lan dünya, diye soramadan edemedim. elim, ayağım titredi. ağlacak oldum. o gönül adamı ağlarken sözcüklerle, gözyaşımdan mı utandım nedir, sustum. yüzyüze gelmedim hiç. babamdan dedemden aşık veyselli yılları duymuştum ya, o hasretti belki onu bana yakın kılan. ozanlı bir devirde yaşama şansına erişmiştik. babam gibi, dedem gibi... ''çok sözü az, az sözü öz'' eyliyordu neşet usta. sözleri öyle derindi ki, insanı ta gönlünden tutuyordu. babası muharrem ertaş'ın heykeli dikilirken eşek üstüne yapmak istemişler. neşet usta; olmaz, demiş. zaten ömrü boyunca eşek üstündeydi. eşek de bir can taşıyor. bu kadar zulmetmeyelim. bugün muharrem ertaş heykelini görenler; muharrem ertaş önde otururken, eşeğin de arkasında ayakta durduğunu görürler. bir hayvana bile bu kadar saygılı iken, ayrımcılık olmasın diye devlet sanatçısı ödülünü reddeden, ben halkın sanatçısıyım, diyen, zamanında ülkesinde hor görülmüş, tezek kokuyor denilmiş, düğün şarkıcısı denilmiş bir adam o. ama yüreği büyük, yüreği geniş, yüreği belki mevlana'yla yarışır. pir sultan abdal gelse can dostu ilan eder neşet ustayı.şimdi özlememek mümkün mü? kim daha büyük bir aşk yaşayabilecek; ''evvelim sen oldun, ahirim sensin'' den öte? kim hasretini anlatabilecek; ''gönül dağı''ndan öte? kim hadi kalkıp oynayalım dedirtecek ''kesik çayır''dan başka? kim olacak, dertli anların dert ortağı? bir kadeh kaldırışında sanki karşında oturan, yanık sesiyle sevda yanığı türküler okuyan adam nerede şimdi? son ozan'ın arkasından ağlamamak mümkün mü? piyasa bu kadar saçmalıkla dolarken, böyle bir adamı özlememek mümkün mü?
kalk gel be neşet abi, demenin faydası olsa keşke. o sazından çıkan tınılardan, o yüreğinden dökülen sözlerden daha ne çok şey öğrenecektik...
yoruldun, gittin be neşet ustam. babam gibi sevdim seni görmeden. küçük yüreğime sığdırdım seni. şimdi gözyaşımdan taşıyorsun. hoşçakal neşet ustam. son ozanı yakalayan son nesilden binlerce selam sana.
kalbimizde, derdimizde, dermanımızda, hüznümüzde, neşemizde, dert ortağı bir ufak şişemizde, beni anlayan tek şey o dediğin sigaramızda, aklımızda, anılarımızda, kulağımızda, her şeyimizde hep var olacaksın. çocuğuma nasıl anlatmayayım seni? nasıl bilmesin senin gibi birini?
söz veriyorum neşet usta. gittiğim her yerde senden açılacak sözüm, seninle kapanacak gözüm...
uğurlar olsun. mekanın cennet, toprağın bol olsun...
özlüyoruz, özleyeceğiz. ama asla unutmayacağız seni, bozkırın tezenesi'ni...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
